Bu yazıda, dindarlık ile ahlak arasındaki ilişkinin çoğu zaman neden yanlış bir zeminde kurulduğunu, bu yanlışlığın yalnızca toplumsal değil, daha derinde ontolojik ve zihinsel bir mesele olduğunu ele alıyoruz; çünkü dindarlık çoğu zaman ahlakın kaynağı gibi sunulurken, gerçekte ahlakın üstünü örten bir sahne pratiği hâline gelmiştir ve bu örtme işlemi, kişinin kendisiyle olan asli temasını erteleyen bir mekanizma olarak çalışır. Dindarlık burada bir inanç yoğunluğundan çok, bir kimlik mimarisi olarak iş görür; yani kişinin ne yaptığıyla değil, neye ait göründüğüyle ilgilidir ve bu görünürlük, ahlakı içsel bir tahakkuk olmaktan çıkarıp, dış dünyada dolaşıma sokulan bir göstergeye indirger. Bu bakımdan dindarlık, ahlakın zemini olmaktan ziyade, çoğu zaman onun yerine geçen bir düzenleme biçimi hâline gelir; ahlak burada yaşanan değil, temsil edilen; taşınan değil, sergilenen bir şey olur. Bu da çok mühim ve düzeltilmesi zor bir meseledir.
Başlayalım.
Bu mesele dindarlık ile ahlak arasındaki yer değişimiyle başlar. Bu da basit bir niyet meselesi değildir; daha derinde, zihin tarafından kurulan bir savunma mekanizmasına dayanır.
Dikkat edilmesi gerekir ki, zihin, ahlakı doğrudan taşımaya elverişli bir yeti değildir; çünkü ahlak, kişinin kendi iç çelişkileriyle, arzularıyla, korkularıyla ve çıkarlarıyla yüzleşmesini gerektirir; oysa dindarlık, bu yüzleşmeyi erteleyen hazır bir bağlam sunar; zihin marifetiyle. Zira dindarlık, dinin zihihsel esaslı bir dünyaya yedirilmesi neticesinde kılıklanır.
Şimdi; bu bağlam içinde kişi, ahlaki bir dönüşüm geçirmeden de ahlaklı sayılabileceğini zanneder; çünkü ölçüt artık davranışın içsel kaynağı değil, davranışın hangi sembolik sistem içinde icra edildiğidir. Hal böyle olunca ahlak, bir vasıtasız yük olmaktan çıkar, vasıtalarla taşınan bir forma dönüşür; söylem, ritüel, aidiyet ve onay mekanizmaları ahlakın yerini alır ve kişi, ahlaki bir yük taşımadığını fark etmeden, ahlaklı olduğuna ikna olur.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken şudur: Ahlakın zemininde çoğunlukla sanılanın dışında korku, umut, ödül ya da ceza bulunmaz; böyle bakılmamalıdır; ahalkın zemininde kendilikle temas vardır ve bu temas, hiçbir dış düzenleme ile ikame edilemez. Dindarlık ise çoğu zaman bu teması düzenlemek, hatta kontrol altına almak üzere devreye girer, çünkü dışsaldır.Dindarlık bu suretle kişiye ne düşüneceğini, ne yapacağını, neyi savunacağını, neyi dışlayacağını söyler ve böylece ahlakın belirsiz, sarsıcı ve rahatsız edici alanını kapatır. Bu kapatma işlemi ahlakı işlevsizleştirir, çünkü ahlak ancak kişinin kendi iç gerilimiyle baş başa kaldığı yerde ortaya çıkan bir esastır.
Ahlak, zannedildiği gibi kurallar bütünü değildir; ama ahlak bir bakıma kişinin kendi iç çatışmasıyla temas edebilme kapasitesidir ve bu kapasite, dış düzenlemelerle ne öğretilebilir ne de devredilebilir. Zihinsel faaliyet alanına geçildiğinde çoğu zaman bu temasın karşısında doğal bir direnç üretilir, çünkü ahlak, zihnin sevdiği açıklık ve netlikten ziyade, belirsizlik, yük ve sorumluluk talep eder. Bu nedenle zihin, ahlakı taşımak yerine onu biçimselleştirmeyi tercih eder: kurallara bağlar, sınıflandırır, derecelendirir, ödül ve ceza sistemleriyle çerçeveler. Böyle olunca da ahlak, yaşanan bir gerilim olmaktan çıkar; kısmen yönetilen bir davranış setine dönüşür. Bu dönüşümde kişi, kendi içindeki çelişkiyle yüzleşmeden de “iyi” kalabileceğini sanır; çünkü iyi artık bir nitelik değil, bir basit ve makenik uyum göstergesi hâline gelmiştir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, ahlakın asli zemini olan içsel muhakeme zihnin kurduğu mimaride sürekli bastırılır. Zihin, çelişkiyi sevmez; ahlak ise çelişkiyi kaçınılmaz kılmasıyla tanınır. Bir yanda arzu, öte yanda ilke; bir yanda çıkar, öte yanda adalet bir yanda korku, öte yanda sorumluluk… Ahlak bu gerilimlerin askıya alınmadan taşınmasını ister. Oysa zihin, askıya almayı değil, derhal ve hızlı çözmeyi tercih eder; çözüm üretemediğinde ise üstünü örter. İşte dindarlık bu örtme işlevini mükemmel biçimde yerine getiren, kişiye, iç çatışmayı çözmeden de “doğru tarafta” durma imkânı veren bir içsellik hamurlu bir kalıp olarak, ahlakın üstünü örtme görevinde eşsiz bir mekanizma olmayı başarmaktadır. Hal böyle olunca da ahlak, dindar kişinin kendi içindeki hesaplaşması olmaktan çıkan, ve daha çok doğru kampın parçası olma meselesine indirgenen bir şey haline getirilmiş olur.
Bu indirgeme, ahlakın zayıflamasının yanısıra tersine dönmesine de yol açar. Çünkü içsel yük ortadan kalktığında, ahlak artık başkaları üzerinde işleyen bir ölçüt hâline gelir. Kişi kendisi için değil, aslında başkaları için ahlak üretmeye başlar; kendi kusuruyla temas etmek yerine, dışarıdaki kusuru teşhir eder. Bu noktada ahlak, bir vicdan faaliyeti olmaktan çıkar; salt bir denetim aracına dönüşür. Burada olan artık ahlakın, içten dışa değil, dıştan içe doğru işletilmesidir. Ve bu ters akış, ahlakın taşıyıcısını dönüştürmez; yalnızca onu haklı hissettirir. Bu da en sıkı biçimde dindar kisve içinde sırıtmaz kılınır.
Dindarlık, modern ve geleneksel formlarıyla, çoğu zaman bir sahne düzenlemesi olarak işleyen, bu sahnede kişinin kendi kimliğini görünür kılarak kendini konumlandıran ve bu konumlandırma itibariyle ahlakın yerini alan bir aidiyet güvenliği üretir. Kimlik burada bir cevher değildir, kimlik burada süreklilik arz eden bir tekrarlar dizisidir; ritüeller, söylemler, semboller ve tepkilerle beslenen. Bu dizge de kişiye “nerede durduğunu” hissettirir. Ancak bu duruş, ahlaki bir tahakkukun sonucu değildir; daha çok, korkularına karşı kurulmuş bir saplantıdan ibarettir. Bu saplantı içinde kişi, kendi iç gerilimini taşımak ve dönüştürmek zorunda kalmadan, doğru kabul edilen bir formun içine yerleşir ve böylece ahlakın talep ettiği içsel yükten azade olur. Bu bakımdan dindarlık, ahlakın derinleşmesini sağlamadan çoğu zaman onun yerine geçmesini sağlar. Aidiyetin sağladığı bu güvenlik de, ahlakın asli zeminini oluşturan yalnızlığı ortadan kaldırır. Oysa ahlak, kişinin kendisiyle baş başa kaldığı, dış onayın sustuğu, topluluğun sesi çekildiği hallerde yaşanır.
Diğer yandan dindarlık sahnesinde ise bu yalnızlık askıya alınır; çünkü kişi, yaptığı her eylemi daha büyük bir anlatının içine yerleştirerek kendini meşrulaştırır. Bu meşrulaştırma, ahlaki muhakemeyi de gereksiz kılar; zira ölçüt artık içsel tartı değil, ait olunan bağlamın normlarıdır. Bu suretle ahlak, bir iç disiplin olmaktan çıkar; kolektif bir ezber hâline gelir. Hal böyle olunca kişi, ahlaki bir çaba göstermediği hâlde, ahlaklı sayılabileceğine inanır ve bu inanç, sahnenin sürekliliğiyle pekişir.
Bu yanılsamanın en belirgin sonucu, ahlakın konumsal bir değer olarak algılanmasıdır. Zira bu halde kişi, ne yaptığına bakmadan salt nerede durduğuna bakarak kendini değerlendirir; ahlaki değer, davranışın içsel kaynağına varıdırılması arayışı olmaktan çıkıp davranışın hangi kamp adına sergilendiğinde aranır.
Bu durum, ahlakı bir yüzleşme alanı olmaktan da çıkarıp; onu, savunulması gereken bir pozisyona dönüştürür.
Bu nedenle sanılanın çok aksine dindarlık sahnesi ahlakı korumadan onu dondurur. Donmuş bir ahlak ise ne dönüştürür ne de derinleştirir; yalnızca mevcut düzeni sürekli teyit eder.
Modern dindarlık, büyük ölçüde görünürlük rejimi içinde işler; bu rejimde olan biten, yaşanmış gibi gösterilenin dolaşıma sokulmasıdır. Görünürlük, burada ahlaki değerin yer değiştirdiği bir alandır.
Zihinler görünür olanı ölçülebilir bulur; ölçülebilir olanı ise denetlenebilir ve güvenli sayar. Bu nedenle modern dindarlık, ahlakı içsel bir yük olmaktan çıkarıp, dış dünyada sergilenen bir etik performans hâline getirir. Kişi artık neyi yaşadığıyla değil, neyi gösterdiğiyle tanımlanır; ahlak, bu gösterinin arka planında bir içerik değildir, bir vitrin düzeni olarak konumlanan yüzdür.
Bu suretteki imajlaşma, ahlaki erozyonu da görünmez kılar. Kişi, sergilediği her davranışla ahlaki bir puan kazandığını zanneder; oysa kazandığı şey, yalnızca onaydır. Ancak onay, ahlakın yerini tutmaz; aksine onun gerektirdiği yalnızlığı ve içsel muhasebeyi ortadan kaldırır.
Bu erozyon, yalnızca bireysel düzeyde kalmaz; bekleneceği üzere toplumsal düzleme de yayılır. Çünkü görünür dindarlık arttıkça, ahlaki dil sertleşir; ve sergilenebilir olan ile taşınabilir olan arasındaki fark büyür. Kişi, kendi içindeki boşluğu telafi etmek için ahlaki söylemi yüksek sesle kurar; bu ses, başkalarını bastırmak içindir. Ne var ki bu sesin kişinin kendisine yönelik hiçbir doyum üretmesi mümkün değildir. Kişi içinde aç, dışarıda saldırgan bir hal almıştır.
Oysa ahlak, iç doyumla da alakalıdır. Bu iç doyumun bir tezahürü ise vicdandır.
Fakat bu doyum aslında çok başka şekilde bir doyumdur, yani aslında bir hal doyumudur, hal içinde olmaklıktır.
Çünkü vicdan hazır bir iç ses ya da otomatik bir denetim mekanizması değildir; vicdan, kişinin kendi eylemiyle arasındaki mesafeyi kapatamaması hâlidir, yani yaptığıyla olmak istediği arasındaki gerilimin sürekli açık kalmasıdır. Bu gerilim, ahlakın asli yükünü oluşturur ve taşınması zordur; çünkü kişi, kendisiyle ilgili hiçbir gerekçeyi tam olarak ikna edici biçimde kuramaz. Burada aslında bir doyumsuzluk var gibi görünür, normalde; ancak bu halin taşınmasının kendisi bir doyum halidir.
Çünkü ahlak kişinin kendi iç çatışmalarıyla temas etme kapasitesi olarak yaşanır.
İşte zihin, bu açıklığı sevmez. Bu tarz açıklıklar sürdükçe huzursuzluğu artıtır, ve huzursuzluk, zihnin düzen kurma refleksini daha güçlü şekilde tetikler. Bu noktada kaçış mekanizmaları devreye girer: gerekçelendirme, erteleme, başkasıyla kıyaslama ve en etkili olanı, ahlaki yükü dış bir sisteme devretme olan mekanizmalar.
Dindarlık bu nedenlerle tam da burada güçlü bir sığınak olarak belirir. Çünkü kişiye, vicdanın taşıyamadığı yükü, daha büyük ve sorgulanamaz bir çerçeveye bırakma imkânı sunar.
Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, vicdanın yükü hafiflediğinde ahlak güçlenmez; tam tersine işlev değiştirir. İçsel bir uyarı olmaktan çıkar, dışsal bir uyum ölçütüne dönüşür. Kişi artık “doğru mu yaptım?” sorusunu sormaz; “kurala uygun mu davrandım?” diye bakar. Oysa ahlak, sonuçta ortaya çıkan davranıştan ziyade, o davranışa giderken taşınan içsel ağırlıkla ilgilidir. İçsel ağırlık ortadan kalktığında, davranış ahlaki görünse bile ahlaklı olmaz; yalnızca bir şekilde uygun olur. Hal böyle olunca vicdan, kişinin iç dünyasında bir çatışma alanı olmaktan çıkar; susturulmuş, bastırılmış ya da temsilî bir simgeye indirgenmiş bir unsur hâline getirilir; yapılan ile olunması beklenen veya olunan arasındaki mesafeden kaçmak suretiyle.
Oysa bu mesafe bizi hep geliştiren ve bu suretle içte taşınarak pişiren, ve insan kılan bir gerçektir; ahlakı hep diri tutabilen.
Devam edelim;
Kaçış mekanizmalarının en inceliklisi, kişinin kendi vicdansızlığını ahlaki üstünlük olarak sunabilmesidir. İçsel gerilimi taşımayan kişi, bu gerilimi taşıyanı “zayıf”, “şüpheci” ya da “yetersiz” olarak nitelendirir; çünkü kendi sakinliğini bir erdem gibi algılar. Oysa bu sakinlik, ahlakın tahakkuku vuku bulmadan ahlakın askıya alınmasıdır.
Bu kertede itaat ile sorumluluk arasındaki fark, çoğu zaman yalnızca biçimsel bir ayrım gibi görülür; oysa bu ayrım, ahlakın yer değiştirdiği kritik eşiği işaret etmeye başlar.
Biliyoruz ki sorumluluk, kişinin kendi eyleminin sonuçlarını üstlenmesiyle başlar; itaat ise bu sonuçların bir üst merciye havale edilmesiyle işler.
Zihin için bu anlamdaki itaat, taşınabilir bir düzendir; çünkü belirsizliği ortadan kaldırır, kararı dışsallaştırır ve yükü dağıtır. Bu nedenle itaat, ahlakın kolay yolu olur.
Ancak bu kolaylık aslında ahlakın yokluğunu gizleyen bir tercihtir.
Kişi sırf bir buyruğa uyduğunda, artık kendi iç muhakemesini askıya almış olur; yaptığı şeyin doğruluğunu, kendi iç gerilimiyle değil, buyruğun kaynağıyla ölçer. Hal böyle olunca ahlak, kişinin içinden doğan bir yük olmaktan çıkar; dışarıdan verilen bir görev hâline gelir.
Bu da bir çeşit sorumluluktan kaçıştır, ve aslında yalnızlıktan bir kaçış.
Zira sorumluluk, kişiyi yalnız bırakır. Ama salt itaat etmekle kişi bir zincirin halkası olmanın ve yalnız kalmaktan kaçmanın yollarına sığınmıştır.
Zincirin parçası olan, yükü hissetmez; çünkü yük dağılmıştır. Ancak yükün dağılması, ahlakın paylaşılması anlamına gelmeden. Zira ahlak paylaşılmaz, taşınır. Taşınmayan şey ahlak değildir, yalnızca davranışın düzenlenmesidir. Bu nedenle itaat, ne kadar kusursuz görünürse görünsün, ahlaki bir sorumluluk üretmez; yalnızca işleyen bir mekanizma oluşturur.
Bu bağlamda, sırf itaatin ahlaki bir değer gibi sunulması, ahlakın en ince tahrifatlarından biridir. Kişi artık yanlış yapmadığını değil, emre uyduğunu savunur; böylece eylemin ahlaki içeriği değil, eylemin yetkili kaynağı konuşur. ama bu durum, vicdanın tamamen işlevsizleşmesine yol açar; çünkü vicdan, emir almadan önce yüzleşen bir haldir. Yüzleşmenin olmadığı yerde ise ahlak bir pozisyon hâline gelir. Yani vicdansız ahlak, sadece pozisyondur. Bu pozisyon, kişiyi korur, düzeni sürdürür ama neticede ahlak, sorumsuzca itaatin diliyle konuşmaya alışan bir iç kayıp kaderine sebebiyet verir.
Bu iç vurgularını yaparken, bir noktayı belirtmek gerekir, ahlakın mekansal belirlenimi.
Ahlakın nerede başladığı meselesi, çoğu zaman yanlış bir mekânsal varsayımla ele alınır; iç ile dış arasındaki ayrım, sanki ahlakın doğal topografyasını açıklıyormuş gibi kullanılır. Oysa ahlak ne yalnızca içte yaşanan bir duyguya, ne de dışta görülen bir davranışa indirgenebilir; ahlak, bu ikisinin arasında, orta yer dediğimiz belirsiz ve rahatsız edici bir alanda ortaya çıkar. Bu orta yer, kişinin ne tamamen kendisiyle kapalı kaldığı, ne de bütünüyle başkalarının bakışına teslim olduğu bir sahadır. Zihin bu sahayı sevmez; çünkü orta yer, kesinlik üretmez, güvenli kimlikler sunmaz ve net sonuçlar vermez. Bu nedenle ahlak, zihnin kurduğu mimaride ya içe doğru daraltılır, mesela sadece niyet ve his meselesi hâline getirilir, ya da dışa doğru taşırılır , mesela yalnızca görünür davranışlara indirgenir. Her iki durumda da ahlak, kendi asli belirlenim mekanını kaybeder. Oysa mesela içe kapatılan ahlak, hesap vermez hâle gelir; kişi, kimseye zarar vermediğini düşünerek kendi iç dünyasında her şeyi meşru sayabilir. Dışa taşırılan ahlak ise denetim altına girer; bu kez davranışlar ölçülür, sıralanır, kıyaslanır ve puanlanır. Oysa ahlak, ölçülebilir bir nesne değildir; o, taşınan bir gerilimdir. Bu gerilim, iç ile dış arasında sürekli gidip gelir; kişinin niyetiyle eylemi, arzusu ile sınırı, korkusu ile cesareti arasında kapanmayan bir mesafe olarak var olur. Hal böyle olunca ahlak, ne içsel saflık iddiasıyla ne de dışsal düzenleme güvencesiyle korunabilir. Ahlak, ancak bu orta yerde, kişinin kendini sürekli yeniden tartmak zorunda kaldığı bir açıklık hâli olarak yaşayabilir.
İşte dindarlık, çoğu zaman bu orta yeri ortadan kaldırır. Ya içe çekerek ahlakı tamamen niyet söylemine hapseder ya da dışa iterek onu görünür pratiklerin toplamına dönüştürür. Her iki durumda da ahlakın taşıyıcısı rahatlar; çünkü artık gerilimde durmak zorunda değildir. Oysa bu orta yerden kaçıldığında, ahlakın dönüştürücü gücü de kaybolur.
Bu bağlamda günah ve suç meselesine de kısaca değinmek lazım.
Günah ile suç arasındaki ayrım, yüzeyde teolojik ya da hukuki bir fark gibi görünse de, aslında ahlaki bilincin nasıl parçalandığını gösteren derin bir işarettir bu yüzden.
Suç, alışıldık haliyle bakıldığında dış düzenin ihlalidir; tanımı nettir, sınırı bellidir ve yaptırımı önceden belirlenmiştir. Günah ise bu netliği reddeder; çünkü günah, kişinin yalnızca eylemiyle değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyi ilgilendirir. Bu nedenle günah, zihin için tehlikelidir; ölçülemez, sınıflandırılamaz ve kesin bir karşılıkla kapatılamaz. Zihin bu belirsizliği taşıyamadığı noktada, günahı suça benzetir; onu tanımlanabilir, affedilebilir, telafi edilebilir bir nesne hâline getirir. Bu suretle günah, ahlaki bilinci derinleştirmekten çıkar; yönetilebilir bir suç dosyasına tebeddül ettirilir.
Bu dönüşüm, kanaatimizce ahlaki bilincin dağılmasına yol açmaktır. Çünkü günah, özünde kişinin kendisiyle yüzleşmesini zorunlu kılar; suç ise bu yüzleşmeyi bir prosedüre devreder.
Kişi suç işlediğinde cezasını çeker ve dosya kapanır; günah işlediğinde ise dosya kapanmaz, çünkü mesele eylemin ötesindedir.
Günahın bu kapanmazlığı, ahlakın bir gücünü oluşturur.
Günah, ne olursa olsun bir kurbiyyet bağına bağlıdır. Günahta düşmek vardır, kalkmak vardır, izin isteme vardır, gözetme vardır, ve kendini bilme haline sürekli dönüş.
Ancak günah, suç mantığına tercüme edildiğinde bu güç kaybolur. Kişi artık neyle yüzleştiğini değil, nasıl kurtulacağını düşünür. Böylece ahlak, bir arınma süreci olmaktan çıkar; bir hesap kapatma pratiğine indirgenir.
Oysa günah, bir suç değildir. Suçsuz ama günahkar olmak, hala ahlaktır.
Eğer günah suçluluk kılınırsa, günah artık kişinin içindeki kırılmayı değil, başkalarının görebileceği bir etiketi ifade eder. Kişi bu suretteki günahını anlatır, sınıflandırır, hatta paylaşır; ama onunla kalmaz, kalamayacaktır. Zira kalmak zordur, çünkü kalmak dönüşümü zorunlu kılar. Suç mantığı ise kalmayı değil, görmeden geçip gitmeyi teklif eder: cezayı çek, affı al, yeni sayfa aç; geç.
Oysa ahlak, yeni gibi görünen sayfalarla değil, eski sayfanın okunmasıyla canlanır. Ama günah suçlaştıkça, bu ahlaki bilinç ve canlılık dağılır; geriye yalnızca düzenli bir pişmanlık dili kalır. Bu dil, kişiyi rahatlatsa da hiçbir şekilde değiştirmez; çünkü bu kertede ahlakın taşıyıcısı yoktur, uyulan bir mekanizma vardır.
Bu mühim hususu daha geniş bir yazıya bırakalım ve bu yazının bağlamında gerekli olan merhamet konusuna da değinelim.
Evvala merhamet ile adalet arasındaki ilişki, ahlakın en hassas gerilimlerinden birini barındırır; bunu belirtelim. Çünkü bu iki kavram, çoğu zaman aynı kaynaktan doğdukları hâlde, uygulamada birbirini iptal edecek biçimde işletilebilir.
Merhamet, kişinin karşısındakinin kırılganlığıyla temas etmesini ister; adalet ise bu teması bir ölçüde askıya alarak sınır çizer. Zihin bu iki talebi birlikte taşıyamadığında aralarına bir hiyerarşi kurarak ve bu hiyerarşi ile ahlakın seçici hâle gelmesini sağlayarak düzen isteiğini burada da ifa eder. Bu suretle kişi, kime merhamet göstereceğini, kime adalet uygulayacağını önceden belirler; bu belirleme ise çoğu zaman ilkeye değil, mensubiyete ve de çıkara dayalı ilişkiye dayanır.
Bu seçicilik, ahlakın görünüşte güçlenmesine, özde ise zayıflamasına neden olan bir vartadır. Çünkü merhamet, aslında adaletle sınanmadığında keyfîleşir; adalet ise merhametten koparıldığında elbetteki katılaşır, katılaştırır. Her iki durumda da ahlak, kişinin kendisiyle kurduğu içsel bağdan uzaklaşmasıyla sonuçlanır.
Böyle bir durumda merhamet, “bizden olan” için cömertçe dağıtılırken, “öteki” için askıya alınan,adalet ise “öteki” üzerinde titizlikle işletilirken, “bizden olan” için esnetilen orman düzenine evrilir; her ne kadar şık ve medeni bir görünüm ve işleyişte cereyan etse de.
Bu bakımdan söylemek gerekirse, merhamet ile adaletin ayrıştırılması, ahlaki bilincin parçalanmasının en görünür safhalarından biri olur. Oysa yapılması gereken merhametin ve adaletin birliğini tesis etmektir. Bu tesis, zihnin dışında solunmadan sağlanamaz.
Merhamet kendine merhamettir, ve adalet bir başkasına da. Adalet kendine adil olmaktır, ve merhamet bir başkasına da.
Bu büyük meselelerin daha büyük şekilde incelenmelesini de başka yazılara bırakalım, ve sona geçelim.
Bu yazının başlangıcında dindarlık ile ahlak ilişkisini konu ederek başladık, buradan bitirelim.
Kanaatimizce net olarak görülmektedir ki dindarlık ile ahlak arasındaki ilişki, çoğu zaman sanıldığı gibi birbirini besleyen iki eş zemin değildir; aksine, yanlış kurulduğunda biri diğerinin yerini sessizce işgal eden bir durum söz konusudur. Dindarlık, ahlakın zeminine yerleştiğinde ahlakın güç kaybı yaşamasına neden olabilmektedir; çünkü bu suretle ahlak çoğu zaman görünür hâle gelir ve görünürlük, ahlak için bir kazanım değil, bir yer kaybı anlamına gelir. Çünkü ahlak, sergilendiği ölçüde hafifler; anlatıldığı ölçüde soyutlaşır; savunulduğu ölçüde içsel ağırlığını yitirir. Bu yazı boyunca açılan bütün bağlamlarda bu hususu kendi yönlerinden kısaca tekrar ettik: Ahlak, ancak kişinin kendi iç gerilimini dışa kaçmadan taşıyabildiği yerde var olur. Bu gerilim ortadan kalktığında, geriye kalan şey düzenlidir, tutarlıdır, hatta ahlaklı görünür; fakat ahlak değildir.
Bu bakımdan söylemek gerekirse, dindarlığın ahlak üzerindeki en büyük etkisi, onu açıkça yok etmesi değil; onu ikame etmesidir. Ahlakın talep ettiği yüzleşme, yük ve belirsizlik; dindarlığın sunduğu sözüm ona aidiyet, sözümona açıklık ve elbetteki güvenlikle yer değiştirir. Zihin, bu değiş tokuşu bir kazanım gibi algılasa da, aslında kazançtan çok kayıp söz konusudur. Çünkü yük hafiflemiş, çelişki çözülmüş, konum belirlenmiştir ama, bu çözülme, ahlakın tahakkuku değil, ahlakın askıya alınmasıdır. Ahlak askıya alındığında ise haklı hisseder, fakat hakkını aramayı bilmez. Hakkı aramak, alelıtlak Hakkı aramaktır, bu sebeple. Çıkar aramayı hakk aramak zanneden, kendi hakkını da kaybeder.
Hal böyle olursa ahlak, kişinin kendi iç dünyasında işleyen bir ölçü olmaktan çıkar; başkalarını tartan, yargılayan ve sınıflandıran bir dile dönüşür, haksızca.
