Cehâletin Oluşumu Üzerine Kısa Bir İnceleme
 

Meger Mustafâ yolundan gâfilsin onun için tekebbürsün, fuzûlsun

Kaygusuz Abdal

Bu yeni yazı silsilesiyle Varlığın hakikate vâsıl olmak için, Peygamber’e ihtiyacı olduğu meselesini kaleme alıyoruz.

Dünyanın Tesisi Yazılarında anlattık; birey tasavvurunda ortaya çıkan üçlü tasavvurun tamamlanması, tasavvurda ortaya çıkan cihetlerin bilinmesine bağlıdır. Bu cihetlerin; bireyin kendine mahsus hareketlerindeki fiiller dairesi, bireyden hariç nesnelere mahsus hareketlerdeki fiiller dairesi ve bu her iki daireye mahsus olarak kaynak cihetinden müteşekkil olduğunu hatırlayalım.

Hareket olarak fiillerden kastımız değişimdir.

Değişim kavramı, hareket ve harekette aynılık düşüncelerini içerir. Aynılık söz konusu olmadan hareketten bahsetmek, şeyin mevcud olması açısından imkansızdır.

Bilmek, mevcudu her ne ise o olarak tanımaktır. Her ne ise o, mevcudun değişime karşı muhafaza edilmesi demektir. Muhafaza etmek, bozunmaktan azade etmektir. Bozunmaktan azade olmayan şeyin bilinmesinden bahsedemeyiz. Bildim ama şimdi o artık başka bir şey, denirse, o şey bilinmemiş demektir. Bilmek, şeyi bozunmaktan, yani onu o olmaktan bozan her türlü hareketten çıkartmak demektir. Bu açıdan bilmek, şey ile birlik olarak, şey’in bozunum altında olduğu daireden çıkıştır.

Şey’i bozunumdan çıkartmak, şey ile birlik olarak başarılır. Yani şeyi bilmek, şey olarak o şeyi o şey olmaktan bozan yerden çıkmak demektir. Bu anlamdaki çıkış ise, kurtuluş demektir. Bu itibarla da bir şeyi bilmek, o şeyi o şey olarak kurtarmaktır. Kurtarılmamış şey, bilinmez; diğer bir demeyle, bilmeyen şey kurtulmamıştır.

Muhafaza etmek, kurtuluş için şarttır. Çünkü korunmamış şey, henüz kurtarılmamıştır.

Muhafaza etmek de kurtarmak da ve dolayısıyla bilmek de, bir etkin fail, yani “faal” olanı gerektir. Fail, faal olarak şey’le birlik olarak ve şey’in bozunum dairesinin kaydında bulunmayarak, şey’i kendi dairesindeki bozunumdan kurtarır. Bunun düşünülebilmesi için, bu anlamda failin bozunum dairesindeki her türlü kayıttan da azade olmasını düşünmek gerekir.

Bozunum dairesinin kaydı altında olmamak, bozunum kavramında bulunan oluşumun da kaydında bulunmamak demektir. Buna göre fail ne oluşumun ne de bozunumun kaydında bulunmayandır. Dolayısıyla da fail, oluşun ve bozuluşun ötesindedir.

Bu öte, bir şekilde oluş ve bozuluş dairesindeki teşkil edilen failin de kökenidir.

Oluş-bozuluş dairesindeki fail ile kasıt, oluşum ve bozunum dairesindeki fiile temas eden özne fikridir. Bu fikir, oluş-bozuluş dairesindekinin içi olarak, düşünen-öznedir (cogito ego). Bu özne, yani düşünen-özne, bu dairenin mevcudiyeti için bulunan içsel dayanaktır. Yani oluş-bozuluş dairesi,  bu dairedeki mevcud bakımından, varlığını aynı zamanda düşünen-öznenin idrakına da borçludur; bu idrak, düşünen-özne olarak oluş-bozuluş dairesine temas eden ve bir dayanak olarak mevcudiyet gösteren bir meydana geliştir.

Düşünen-özne, düşünerek meydana gelir; düşünülenler ise düşünen-özne ile meydana gelir. Buradaki meydan, düşünen-öznenin düşünme fiilini icra ettiği ortamdır. Bu meydan itibariyle düşünen-özne, düşünerek meydana gelene, yani ortama gelene temas imkanı bulur. Düşünen-öznenin bulunduğu bu meydana, geniş manada “dil” diyoruz. Geniş manada “dil”, bir temas meydanıdır. Yukarıdaki kavramlar gibi bunu da bu yazıda açmadan devam ediyoruz.

Düşünen-özne, düşünerek dile gelir; oluş-bozuluş dairesinde meydana gelen, yani düşünülerek dile gelen her türlü nesne, bu meydanda, yani dilde, düşünen-özneye temas eder. Bu temas, içseldir; dışsala bağlanan şekilde. Böylece oluş-bozuluş dairesindeki her türlü nesne, kendileri itibariyle, olarak ve bozunarak oluşumunu bu meydanda sürdürebilir olur. Bu sürdürebilirlik, bir dayanak olarak meydanın ve düşünen-öznenin mevcudiyetinin kendindendir.

Böylece oluş-bozuluştaki hareketlerin aslen bir faili bulunduğu düşünülerek, asli failin bulunmama durumu farkedilmez olur. Yıllar içinde fikriyatçılardan bazılarının bu failsizlik durumunu farkettikleri hâllerde bunu bu manalarda öznenin bir yanılsama olup aslında mevcud olmadığını, daha ilerisi herhangi bir manada cevherin olmadığını düşündükleri olmuştur. Düşünen-özne veya benzer şekilde tesis edilen özne düşünceleri ile bu inkar, görünürde bir çatışkı oluştursa da, esasta asli failn bulunmaması durumunu, yani failsizlik durumunu örtmek noktasında bir ittifaktır.

Bu böyledir; esasa temas edilmeyen yerde, ortaya çıkan çatışkılar işin içyüzünde esasa temas etmemek özelliği gösteren birer ittifaktırlar.

Bu ittifak, aslen failsiz oluş durumu açısından hareketlerin tamamında dayanaksızlığın doğuracağı her türlü sonucun da esas sebebidir. Dayanaksızlık, şeylerin mevcudiyetlerini nefyeder. Yani mevcudiyet, dayanaksızlığa bağlanamaz. Bu nedenle mevcud düşüncesi, mevcudlar bakımından dayanak düşünmeyi de gerektirir. Aslen failsiz oluş durumu, bu anlamdaki dayanağın bulunmaması anlamına gelir. Bu ise oluş-bozuluş dairesinin neye dayandığı sorununu tekrar açar.

Failin hiçbir şekilde oluş-bozuluşun kaydı altında olmaması gerektiği hususu hatırlanırsa, ve oluş-bozuluş dairesinde de bir şekilde fail bulunduğu gözden kaçmazsa, oluş-bozuluşa temas eden failin, asli fail olmayıp bir düşünen-özne olarak oluş-bozuluşun dayanağı suretinde ortaya çıktığı neticesini görürüz. Ancak bu dayanak,  düşünen-öznenin aslen bir fail olmaması bakımından, düşünen-öznenin bir dayanak olarak, aslında oluş-bozuluş dairesinin dayanağının aslen dayanaksız olmasına sebebiyet veren nedenin de kendisidir. Yani bu dayanaksızlık, aynı zamanda oluş-bozuluş dairesinin mevcudiyetini de temin eden nedendir. Böylece aslen bilinmeden varolan oluş-bozuluş dairesi, aslen bilinmeden varolma durumunu, yani kurtarılmaz olma durumunu, bir neden olarak oluş-bozuluşun içsel dayanağı olan düşünen-özne’ye dayandırır. Çünkü oluş ve bozuluşun kaydı altında bulunan da bir faildir, ama asli fail değildir. Kısaca söylemek gerekirse, asli olmayan şey bir şekilde asli olmamak sebebiyle neticede dayandığı şeyle niteleneceğinden, ve burada niteleme unsurunun keyfiyeti bir şekilde dil olarak ortam olduğundan, bu asli olmayan fail nihayetinde sözde-faildir; yani bir şekilde aslı olmadan dilde meydana gelen faildir.

Sözde-failin, aslı mahfuz bulundurduğunu düşünemeyiz. Bu nedenle sözde-fail aslen mahfuz olmayan bir başka muhafaza cihetine dayanmalıdır. Bu cihet, hayaldir. Bu cihet açısından sözde-fail,  hayalî olarak, mahfuz bulunmadığı için aslen muhafaza etmek kuvvetine de sahip değildir; bu nedenle de sözde-fail ne kendini ne de şeyleri asıllarında bilmez; dolayısıyla da kendisi de, bildiğini düşündükleri de kurtuluşta değildir. Hayal konusuna daha sonra gireceğiz.

Kurtuluşun bir çıkış olduğunu yukarıda söylemiştik; yukarıda söylenenler bakımından oluş-bozuluş dairesi olarak “Varlık” neticede çıkmazdadır.

Birey tasavvurunda, tasavvurdaki çıkmazı açan ve aynı zamanda kapatan yukarıdaki anlamıyla Varlık’tır. Varlık, yukarıda gösterildiği üzere, hareketin mesnedinin asılsız şekilde bağlandığı oluşum dairesidir. Bu dairenin mesnedsizlik durumu göstermediğini tekrar hatırlatalım. Varlık, bir çıkmazda bulunuşunu, yani çıkmazın kendisi oluşunu, mesnedlilik özelliği göstermek suretiyle temin eder. Dolayısıyla Varlık, mesnedi olduğu için Varlıktır. Mesele ise, bu mesnedliliğin aslen dayanak olma özelliği gösterip göstermediğindedir. Aslen mesned bulunmazsa, eldeki mesnedin niteliği neticede aldatıcı olacaktır. Aslen dayanak olma özelliği göstermeden kendini mesned olarak bulan Varlık, böylece kurtuluşta olma görünümü verir. Elbetteki bu görünüm, basit bir epistemik yanılgı olarak düşünülemez. Zira Varlığın bu görünümü vermesini mümkün kılan, epistemik olanı da belirleyen şekilde varolma esasının kendidir, yani kendisizliğidir; ve böylece kendini bilmezliğini kendini bilirlik olarak tersyüzedebilmesinin kendi.

Tersyüz ediliş, bir kıyafeti ters yüzünden giymek gibi, bir yer ve yüz değiştirmedir. Bu kavramın anlaşılması için “kıyafet”, “yüz” ve “yer” kavramlarını dikkate almak gerekir. Bunlardan “kıyafet”, yani “libas”, bu bağlamda “maske”, “surat”, “mukallid”, “mümessil”, “mecaz (cevaz ve tecavüz de dahil olarak)” kavramlarıyla da yakından alakalıdır. “Deus ex mekhane” meselesi de burayla alakalıdır.

Bu sözcüklerden “yüz” de, aynı zamanda “simetri”, “asimetri”, “bağ ve bağlantı”, “geçiş”, “iç ve dış cihet” kavramlarıyla alakalıdır. Kıyafet bağlamındakinden ayrı olarak “theographia mekhanesi” de bu noktayla alakalıdır. “Yer” ise her iki kavramla ve öteleriyle de alakalıdır. Bunlara daha sonra temas edeceğiz.

Ters yüz etmek, yukarıdaki kritik kavramların incelenmesi haricinde, açıktan tecrübe içindeki yaşamda “yer değiştirmek” olarak bireysel kimliğin yazımında farklı cihetlerden kendini gösterir.

Önceki yazılarda bireyin bir mevcud olarak ancak ve ancak bir başlangıç düşüncesiyle çerçevelenebileceğinden, ve bizim anlayışımızdan bu çerçevenin ana rahmine düşüş evveli ve ana rahminden doğum sonrası bağlamlarıyla farklı başlangıçların birliği olarak teşkil edildiğini yazmıştık. Mevcud’un ana rahmine düşüşü, anne karnındaki hayatı ve sonra rahimden dünyaya gelişi bağlamları aynı zamanda içten dışsallaşmaya geçişin bulunduğu merhaleler olarak, tersyüz etmenin, yani yer değiştirmenin de esasen gerçekleştiği yerlerdir. Bu açıdan bu meselenin en azından bireyin çocukluk dönemiyle yakından alakalı olduğu görmek gerekir. Bu nokta itibariyle fikriyatta oluşturulan yaklaşımlar arasında fark oluşturan esas unsur, bireyin başlangıcı olarak alınan kavramdır, yani bunu ele alanın bireyin başlangıcını ne olarak “kavramış” olduğudur. Bu kavrayış, düşünceyi, yani fikriyatı da içerir ancak düşünceden ibaret olarak kabul edilemez. Dolayısıyla da bu kavrayışın, geniş manada bir tecrübe meselesi olduğu unutulmamalıdır.

Mevcud, doğuşla gelerek bir dünya teşkil eder. Bu dünya, “müteşekkil iç’li”dir. Doğuşla gelen mevcud, bir ara safhadan geçerek düşer. Bu düşüş, oluş-bozuluş dairesi olarak, Varlığa geliştir. Bu Varlık, “müteşekkil iç’li’nin” ters yüz edilerek bir “mürekkeb içsiz’e” dönüştürülmesidir. Düşüş, böylece suretli iç’i kaybederek Varlığa gelmektir; bu Varlık, tekrar ifade edelim, “müteşekkil içl’inin”  ters edilerek giyilmiş yüz olarak “mürekkeb iç’sizdir”. Yani kendisinden gelinen yer “müteşşekil iç’li”, kendisine gelinen yer ise “mürekkeb iç’siz”dir. Dolayısıyla “müteşekkil iç’li”ye karşılık olarak alınan şey, “mürekkeb iç’siz”dir. Burada “müteşşekkil”e karşılık gelen, “mürekkeb”; “iç’li”ye karşılık gelense “iç’siz”dir.

Müteşekkil ile kastedilen, doğuş yoluyla teşkil edilen surettir; mürekkeb ile kastedilen ise terkib yoluyla tesis edilen surettir; fark oluşturan esas, müteşşekilin esasının doğuş, mürekkebin esasının terkib esasındaki varoluş olmasıdır. “İç’li”, ancak doğuşla gelen olduğundan, “müteşşekkil iç’li” olarak suret, asıl surettir. Oysa doğuş esasından koparak varoluşla gelişe bağlanan mürekkeb, bir iç teşkil etmez. İç teşkil edemeyen ise aslında suret değildir; ve bu nedenle de bunun için iç seyrinden bahsedilemez. Çünkü esasen iç teşkil etmeyen, seyredemez. Bu noktaları da ayrıca ele alacağız, Nazariyat’ı anlatan kitapları şerh etmek suretiyle.

İçlinin seyirden kalkması, yani kaybedilişi, içlinin ters edilmiş yüzü olarak Varlığı görüş alanına getirir. Bu anlamda Varlık’ın esası doğuş olmadığından; Varlık, terkib esasında bir varoluş dairesi olarak, “müteşşekkil iç’linin” dışsallaşarak ters yüz edilmiş bir kıyafetidir. Bu kıyafet, bu kıyafeti giyenlerle “ortak alan”da görünür olur. Bu anlamda görmeyi, algılamak şeklinde anlamak gerekir. Yani algılanan şey, algılayanın ters yüz ettiği mevcudiyetinin temasa geçtiği ortak alandır. Bu alan itibariyle iç, alan olarak dışın keyfiyetine nisbetle bir iç olmak özelliği gösterir; ve böylece aslında içsiz oluş durumu dikkatten çıkmış olur.

“Dikkat”, seyreden bireyin idrakıyla alakalı geniş bir konudur. Burada dikkat sözcüğünü basit bir anlamda kullanmıyoruz.

Neticede ters yüz edenin büründüğü Varlık, bu Varlık itibariyle içsiz olduğunu unutarak, içini bu alana nisbetle, bu alana kıyasla, bu alana oranla “tesbit” eder; yani sabitler. Oysa tesbit edilen bu iç, tesbitte esas alınan dış olarak Varlığın izafi olması, yani bir dış kıyafetten ibaret olup kendi olmaması bakımından, gerçek bir iç değildir. Bu yüzden Varlık, kendisi itibariyle esasen “mürekkeb içsizler” alanıdır. Bu kavramdaki “mürekkeb” sözcüğü, biraz daha açarsak, “an’ların” ve “yan’ların” birbirlerine bağlanması olarak terkibî oluşumu, yani düpedüz oluş-bozuluş dairesini ifade eder. Yani oluş-bozuluş dairesi olarak Varlık, “mürekkeb içsizdir”. Ancak bu içsizlik, izafi mahiyette tesbit edilen iç algılayışı itibariyle farkedilmez durumdadır.

“Müteşşekkil iç’liyi” ters yüz ederek “mürekkeb iç’siz’e” geçen Varlık, içi bilmek ve dolayısıyla aslında dışa geçenin ne olduğunu bilmek ve kavramak makamını da kaybeder. Bu nokta itibariyle bilinen iç, kaybedilerek “dışta duruş’da (existence)” meçhul olur. Yani, böylece içten cahil kalınır.

Bu nokta, mevcud bakımından cehaletin başlangıcını teşkil eder. Bu iç ve ötesinin kayboluşu bakımından ise başlayan, “cahiliyye”dir. Dolayısıyla cahiliyye, sonradan başlayan ve dayanağını kaybedenlerden alan bir muhdes dairedir. Bu daire açık kaldığı müddetçe, tekebbür sürer gider.

Yukarıda anlatılanlar bakımından Varlıkta kendini bilmek, Varlığın çıkmazında mahkum olmak demektir. Çünkü Varlığın kendi, kendilik özelliği göstermek suretiyle çıkmazı ayakta tutan sebebin de kendidir. Bu cihetle Varlık olarak kendini bilen, kurtuluşu kaybetmiş olur. Bu anlamdaki bilgi, birey tasavvurunda bulunan cihetler bakımından, bireye mahsus hareketlerdeki fiiller açısından özne, hariçteki nesnelere mahsus hareketlerin fiileri açısından evren, ve bu iki daireye mahsus kaynak olarak Tanrı düşünceleridir. Bu düşüncelerin farklı şekillerde ifade edilmesi mümkündür, işin burası kavranılanda bir farklılık oluşturmaz. Burada anlaşılması gereken, tasavvurun üçlü cihetinin ne ifade ettiğidir. Bu üçlü cihet itibariyle husule getirilen şey nihayetinde “Varlık”tır. Bu anlamdaki Varlığı bilmek,  yani bu anlamda özneyi, evreni ve Tanrıyı bilmek, esasen bireye mahsus fiilleri, evrene mahsus fiilleri ve bu ikisinin kaynağını, bilmemek olarak hem varoluşsal hem de bilişsel anlamdaki aldanmanın esasını teşkil eder. Bu anlamdaki aldanmaya ise “gaflet”, aldanana ise “gâfil” diyoruz. Dolayısıyla özne, nesne ve Tanrı adı verilen bir takım tasavvurlar bilmeyi, değil gafletten çıkış olarak kabul etmek, bilakis bu durumu gaflete giriş olarak görürüz. Zira bilinen şeyler özne, evren ve Tanrı değil, bu adların atanmış olduğu tasavvurlardır. Tekrar ifade edelim, burada sözcükler ve düşünceler arasındaki ihtilaf, bu esas bakımından gösterilen ittifakı bozan bir hüküm olarak düşünülemez. Yani tasavvurda ikamet eden, tasavvurun ötesini kapatmak bakımından aynı hükümdedir.

Bu esas hükmün, tali dairedeki icrası bakımından görülen ayrımlandırmalar, tasavvura gelenlerin zuhur esasları ve bağlantı kaynakları bakımından önem arzederler. Bu nokta “peygamberliğin” anlaşılması bakımından pek nazik bir noktadır.

Yukarıdaki anlamıyla gafil, sanıldığının aksine bilmeyen değildir; aksine gafil, bilendir. Gafil, bilmek suretiyle çıkmaza girer. Tekrar edelim, gafilin bildiği şey; özne, evren ve Tanrı olarak “Varlık”tır; yahud bu sözcüklerin yerine geçebilen mesela varolan, varolanlardan mürekkeb küme(ler) ve sonsuz dünyalar, veya bir “ilk neden” düşüncesi olarak alınan “tanrı (deus)” olarak Varlık’tır; veya bu esasa benzer diğer şeyler olarak Varlıktır.  Buradaki ihtilaf, esasta ihtilaf değildir. Aslolan tasavvurun ne olduğudur. Burada gösterilen şekilde üçlü cihetin birliği olarak tesis edilen tasavvur ise, neticede Varlıktır. Ve gaflet, bu Varlığın biliniş hâli olarak varlığa gelir. Bu geliş bir “giriş” değildir, dolayısıyla bir çıkışı da bulunmaz; ve neticede Varlık çıkmazda ikamet eder.

Çıkmazda bulunuş ise, hatırlatırsak, aslında muhafaza altında olmayış demektir. Bu açıdan çıkmazda ikamet eden Varlık, ve Varlıkta ikamet eden gafil, aslında mahfuz değildir. Mahfuz olmayan ise aslında kurtulmamış ve nihayet, aslında bilinmemiş olandır. Netice olarak Varlığı bilen, hiçbir şeyi bilmeden çıkmazda ikamet edendir.

Kurtuluş ise, bırakalım bilmeyi, Varlığı her yanından virân eyleyenlere… ve esrârlı çıkış yoluna yürüyenlere mahsustur.

O (s.a.v.), her yürüyen için câhiliyyeyi zâil eyler... mahveyler...