Bilgi'nin Mevcudiyet Ayrımlarında İsim'in Hakikati
Yunus adın sadıktır, bu yola geldin ise, Adını değiştirmeyenler, bu yola gelmediler
Yunus Emre
Bu yazıda, bilmek için ism’in bilinmesi gerektiği hususunu; evrenin, doğanın ve kainatın bilinmesi bağlamında açıyoruz. Bu bağlam itibariyle evren bilgisinin, doğa ve kainat bilgisi olmadığı ve bu nedenle de yetersiz olduğu görülecektir. Yetersiz bilgi, eksiktir; eksik bilgi ise bilgi değildir. Bu yüzden evreni bilmek, bilgi teşkil etmez. Bilgisi olmayan ise, bilmeye muhtaçtır. Bilmek için de, bir bilene gerek vardır.Bu yazıda, Yalçın Koç’un;“Theologia’nın Esasları – Felsefe’nin ve Teolojinin Nazariyatı Üzerine Bir İnceleme”, “Theographia’nın Esasları – Teoloji ve Matematik İnşa’sı Üzerine Bir İnceleme”, “Theogonia’nın Esasları – Genesis Nazariyatı Üzerine Bir İnceleme” ve “Nazar’i Mantık’ın Esasları – Theologia Ir-rationalis Üzerine Bir İnceleme” adlı eserlerini, kendi indimizden merkeze aldık.
Bu bağlamda şunu söylemek istiyoruz: Yukarıda adı geçen kitaplar yaklaşık 10 yıl evvel neşri tamamlanmış kitaplardır. “Anadolu Mayası – Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme” başlıklı kitabın muhtevasındaki yazılar, 2006 senesinde Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmış, 2007 senesinde de kitaplaştırılarak neşredilmiştir.
“Anadolu Mayası” başlıklı kitap, bir çok açıdan Cumhuriyet tarihinde ve hatta daha evveli itibariyle, eşi menendi bulunmaz bir kitaptır. Bu kitaptan sonra kaleme alınan Nazariyat kitapları, açık bir şekilde yahud tazammunen bu kitapta ihtiva edilmektedir. Bu kitabın kimliğinin ve muhatablarının daha farklı ve geniş olduğu hususu, “Anadolu’nun gül yüzlü şehitlerine” ithaf edilmesinden de anlaşılmaktadır.
Ancak, Anadolu Mayası’ndan sonra kaleme alınan ve yukarıda bazıları zikredilen kitaplar, daha özel bir sistematik kavramsal çerçeveyle, sınırlandırılmış, bir muhatab dairesine hitab etmektedir. Bu daireye mahsus olarak seçilen konular, incelemeler ve elde edilen neticeler Anadolu Mayası bakımından daha dar, ancak mevcut entelektüel ortam da dahil, geniş manada fikriyat çevresi bakımından oldukça geniş ve kapsamlı bir daireye hitab etmektedir. Bu kitaplarda oluşturulan çerçeve, Koç düşüncesinin ne olduğunu anlamak bakımından, daha belirgindir. Bugün itibariyle, bir Koç düşüncesinden bahsedilecekse, dikkat edilmesi ve merkeze alınması gereken metinler, bu metinlerdir.
“Anadolu Mayası” başlıklı kitabın, yazarın muhteşem dikkatine ve ifade gücüne rağmen, okurlar tarafından dar veya evvelden kalıplaşmış anlayışlara uydurularak okunmasının önüne geçmenin bir sağlam yolu, yazarın diğer kitaplarına da müracaat edilmek suretiyle başarılacaktır. Bu bakımdan, yukarıda anılan kitaplar okunmadan ve anlaşılmadan, bugün itibariyle, Koç düşüncesini anlamaktan bahsetmek, geçerli bir yaklaşım olarak kabul edilmemelidir.
Bizim çalışmalarımız da hem bu metinlere hem de bu metinlerin çıkış kaynağına, kendi dikkatimiz ve anlayışımız ölçüsünde temas edebilmek çabasının ürünleridir.
Önceki yazıda hareket hâlindeki şeyler cümlesini, kavramsal açıdan evren, doğa ve kâinat olarak ayırmıştık. Bu ayrımın temellendirilmesinin, her birinin hareketi bakımından ve varlığı bakımından yapıldığını da söylemiştik. Hatırlarsak; evrenin hareketi oluş ve bozuluş hareketidir; doğanın hareketi, açılış ve kapanış hareketidir; ve kainatın hareketi açanı ve kapatanı rabtetme hareketidir; bu son hareketin, meydana geldiği düşünülen şey ve kaynağı bakımından, kavramsal açıdan farksız göründüğünü unutmamak gerekir.
Yaratılış hareketinin farkının anlaşılması, açılış ve kapanış hareketini anlamaya bağlıdır. Bu noktada anlaşılması gereken asıl hususlar, aç-kapa fiilinin kaynağının, açılanda oluşturduğu münasebet esaslarıdır.
Münasebet, dilimize Arapçadan gelen bir sözcüktür; bu sözcük soy, sop, bağ, mensubiyet, aidiyet, köken, şecere, ölçü, hesap ifade eden “nesep ve nisbet” ile ilişkilidir; nisbete giren, “mensubiyete” de girer. Neseb ve nisbet, bir şey ve onunla bağlantılı olan bir diğer şey düşünmeyi gerektirir. Bu anlamda nisbet ve neseb, kategorik olarak “iki’dir”.
Neseb ve nisbet bağının oluşmasının iki koşulu vardır: Nisbete girenle kendisine nisbet edilenin mevcut olması, ve nisbete giren yoluyla nisbet edilenin seyre girmesi. Bir şey, kendisine nisbet edileni seyre açmadan, ve bu iki şey mevcud olmadan nisbetten söz edemeyiz. Nisbetten söz etmeden, bir şeyin ölçüsünden de söz edemeyiz. Böylece bir şey, bir şeyle münasebete girerek ve buna göre kıyasa gelerek ölçüme açık olur. Bu durumdaki şeyi, ölçerek görür ve ölçüsel açıdan biliriz. Bu anlamda ölçüsel bilgi, nisbet kavramının esaslarına tâbidir.
Ancak nisbetin oluşması, kendi başına bir şey değildir. Nisbet kendi başına bir şey olsaydı, münasebete girenlerden nisbet edilenin, nisbetinden gelişi, kendisinden gelinenin kendisinden geldiğinin müşterek parçası olmasını gerekirdi; bu takdirde de kendisinden gelinenin, parça bağlayan ve parça bağlamak suretiyle parçası eksilmeyen parça olduğunu söylemek gerekirdi; bu ise abestir.
Çünkü “Parça bağlayan, parça bağlamak suretiyle parçası eksilmeyen parça” fikri, parça fikrinin oluşmasına aykırıdır. Parça fikrinin esasının parça olmakla bir alakası yoktur, bu nedenle. Olsaydı, parçanın esası olması gereken “bir”den ve “birlik”ten bahsedemezdik.
Birlik ve bir, parçaya evveldir. Bu yüzden de birlik ve bir, parça ve parçalardan oluşmuş bütün fikrinden de evveldir. Bu geniş kapsamlı meseleyi, önceki yazıda ifade edilen “birim” fikri hakkındaki örnekle kısaca açarak, devam edelim.
Parça, zamansal açıdan “birim”e benzer. Önceki yazıda “birim”den kısaca bahsettik. “Birim” fikrinde, “bir” fikrinin analitik olmadığını, oysa bir olmadan birimden de söz edilemeyeceğini söyledik. Birim, sıraya girenler ve dizilenler itibariyle bir noktadır. Bu noktanın “sıra ve dizim”in kaydından çıkması mümkün değildir. Bu takdirde de sıra ve birim fikrinin nihai esasının “birim”den başka bir şey olması gerekir. Zira birim, sıranın kaydı altındadır; sıra ise birimlerden oluşun kaydı altındadır; bu ise her ikisi için döngüsellik düşünmek demektir. Bu yüzden benzer şekilde “birim” fikrinin de esasının sıra ve dizim fikrinden başka bir şey olması gerekir. Çünkü “birim” için gerekli olan “bireyleşme”, sıraya girmekle değil, kendiyle aynı kalma ile mümkündür.
Kendiyle aynı kalmayan şeyin birey olması imkansızdır; kendiyle aynı kalma durumunda olanlardan sıra fikrinin ortaya çıkması da imkansızdır. Bu yüzden sıra fikri kendiyle aynı kalmayı ve kendiyle aynı kalmamayı aynı anda mümkün kılan bir esas üzerinden temellenebilir. Bu esas, birimi de birim yapan esastır, yani birimin içi itibariyle ayniyyetini temin eden ve birime mahsus dışı itibariyle de gayriyyetini temin eden “topografya” esası. Aksi halde bireyleşmeden ve topluluklaşmadan bir ve aynı esas itibariyle bahsetmek mümkün değildir.
Burada anlaşılması gereken, birimin bir dış yüz; onun iç’inin ise “bir ve birlik” olduğudur; birim olarak dış yüz, diğer yüzlerle daha farklı bir birlik ilkesi altında etkileşime girerek bağlantısal varlık alanını oluşturur. Her iki durumda da “birlik ilkesi” şarttır; ancak birlik ilkesinin kendisinin ne sıraya girenler cümlesi olarak sıraya, ne de sırada bulunup da içi itibariyle sıradışı olanlar olarak bireylere dayandırılması, imkansızdır. Yani birlik ilkesini anlamak için, sıradışı olmak da yetmez..
Topografya fikri itibariyle birimin ve parçanın birim ve parça olabilmesinin esaslarının açılması mümkün hâle gelir. Topografya, Türkçe ifadeyle, “yer yazımı” demektir. Yer yazımı, yazanın esasına bağlı olarak, yer’e ve o yer’de bulunana mahsus mevcudiyet teşkil etmek olarak, farklı yerlerin ve bu yerlerde bulunanların birbirleriyle alakasını ifade eder. Topografya fikri olmadan, ne bireyden, ne cevherden, ne özden ne de subjektten bahsedilemez. Bunlardan bahsedilmeden, bunlarla ilişik olan toplumdan, arız olandan, sözde olandan ve objekt’ten de bahsedilemez.
Topografya fikri olmadan matematiksel nesnelerin esaslarından da bahsedilemez. Bu açıdan topografya, “doğa biliminin” de merkezinde olması gereken esastır ve topografya bilmeden, gerçek anlamıyla “doğa’nın bilimi’nden” eksiksiz surette bahsedilemez.
Burada bir hususu belirtmek gerekir: Doğa bilimi, topografya esasındaki “nazariyata dair fikriyat” ile ve esasen doğa’nın seyrini mümkün kılan, bizzat nazariyat ile yapılır; bu açıdan bakılırsa, Nazariyat hakkındaki eserlerin, aynı zamanda doğa biliminin aslında nasıl yapılabileceğini gösteren metinler olduğu görülür. Bu noktayı ayrı bir yazıda ele alçağız.
Yukarıda zikredilen sözcüklerle ve benzerleriyle iş gören herkesin, örtük ya da açık bir topografya tasavvuru vardır; bu tasavvurun aslının olup olmadığı ilk bakışta muallakta olsa da..
Bu nokta itibariyle, mesela felsefe, ilahiyat ve bilim alanında kalem oynatanların ne dediklerini anlamak için meydana gelmesi gereken mesele, bu sözcüklerle iş görenlerin topografya tasavvurlarının açık hâle getirilmesi ve sonra da bu tasavvurların doğru olup olmadığının değerlendirilmesi meselesidir. Bu yapılmadan, mesela ne Platon ne Aristoteles, ne Descartes ne Spinoza, ne Kant ne Hume, ne Hegel ne Marx, ne Freud ne Jung, ne Frege ne Wittgenstein ve ne de diğerleri iç yüzleri itibariyle görülemez. Göremeyen ise, bunlarla ilgili meselelerde muhakkik olamaz. Dolayısıyla da verdiği hüküm, tahkikî bir hüküm değeri taşımaz. Konuya dönelim.
Nisbetin oluşumu, esası nisbet olmayan bir başka esasın olmasını gerektirir. Bu esas, nisbetin de mevcudiyet esası olarak, topografik birey kavramını anlamayı mümkün kılar. Bu esas, “gayrı nisbet”tir.
Gayrı nisbet, gelen şeyin, gelende kendisinden gelineni seyredemeden, bir gelişle geldiğini kavramaktır. Bu kavrayışı mümkün kılan hareket, “açılış-kapanış” olarak, “doğuş”tur; yani şeyin doğuşla gelişidir.
Doğuşla geliş itibariyle aç-kapa fiilinin açılanda oluşturduğu münasebetler, nisbet ve gayrı nisbet olarak ikiye ayrılır. Bu ayrımda esas olan ise, gayrı nisbet’tir. Yani, esası nisbet olan bağlantıların hiçbirisi, gayrı nisbeti’n kaydından çıkmaz; nisbet ile ifade edilebilecek her türlü bağlam, bir gayrı nisbet esası teşhis edilene kadar, kendiyle kaim, kendi başına bir bağlantı olarak kabul edilemez. Hiçbir şekilde gayrı nisbet bağı olmayan nisbet kavramları ise, gerçek olarak kabul edilemez.
Bu ayrım itibariyle “gelen ve kendisinden gelinen” kavrayışı içindeki hareketlerdeki ilişki, doğa kavramını ve zımnen de kâinatı kuşatamaz; aksine bu ilişkilerin varolması için, asgari olarak doğa kavramının da zaten bulunması gerekir.
Bu münasebette yaratılış fikrinin anlaşılması, ancak doğuş esasında anlaşılan gayrı nisbeti de aşan alakanın anlaşılmasına bağlıdır. Ancak doğuş esasında anlaşılan gayrı nisbet itibariyle bu alaka, bir alakasızlık ifade eder. Yani yaratılış fikri, doğuş esasında kavranan münasebetler bakımından, gelen ve kendisinden gelinen arasında herhangi bir alaka bulunamayış durumunu ifade eder. Bu yüzden doğuş esasında bulunmak, yaratılışı kavramak için bir engel teşkil eder. Yaratılışı kavramak için doğuş dairesinden de çıkmak gerekir.
Doğuş dairesinden çıkmanın gerekliliğinin anlaşılması, doğuş esasındaki mevcudiyetin, yani varlığın, eksik olduğunu kavramakla başlar.
Eksiklik, seyreden bakımından, karanlığın teşhisi ile belirir; bu kadarını söylememiz anlamak isteyen için yeterlidir.
Şeyler cümlesinin aydınlık şeklinde bilinmesi, yani aynı zamanda karanlık olmayan şekilde bilinmesi, şeylerin aydınlık surette seyredilmesini gerektirir. Şeylerin aydınlık surette seyredilmesi, her bir şey’in belirginleşmesi ve bu belirginliğin surete gelmesi iledir.
Belirginleşme, şeyin bir şekilde çerçevelenmesiyle ve bu çerçevedekinin de özelliklerinin görülmesiyle gerçekleşir. Çerçevelenmemiş bir şeyi seyredemeyiz, seyredemediğimiz bir şeyden de özellikleri itibariyle bahsedemeyiz.
Bunun için, şeyleri belirginleştiren bir esas olması gerekir.
Bu esas, “isim’dir”.
Yani burada çerçeve ile, şeyin ismini, özelliği ile de sıfatlarını anlamak gerekir. Buna göre de çerçeveleyen esas, seyretmenin esaslarıdır.
İsim yoluyla şeyleri birbirlerinden ayırır ve şeyleri kendileri itibariyle tanımlamaya çalışırız. Mesela “deveyi balık’tan” isimleri itibariyle ayırır ve her birini özelliklerine göre tanımlarız. Sıradan yaşamda bu durum dil sahibi bireyler için kendiliğinden gerçekleşir, yani bir yerden yardım almadan gerçekleşir. Şeyler hakkında “elma”, “sepet”, “deniz”, “insan”, “kuş”, “börtü böcek” diye ayrımlar yapar ve onlara bu ve buna benzer lafızlarla adlar tayin ederiz sonra da bu adlar itibariyle onları kendi özellikleri bakımından bilir ve üzerlerinde muhakeme yürütürüz.
Bunları zikretmemizin sebebi, okuyucuya, isimlerin ve sıfatların yaşamın içinde, hangi seviyede olursa olsun, bir şeyi bilmek ve tanımak için nasıl merkezde olduklarını hatırlatmak içindir. Yani okuyucunun dikkatini, isim ve sıfat meselesine çekmek için.
İsim ve sıfat itibariyle şeyleri çerçeveler ve özellikleri itibariyle tanırız. Ancak isim ve sıfatın bu şekilde kendiliğinden kullanımı, şeylerin isimleri ve sıfatları itibariyle bilinip bilinmediği ve de isim ve sıfatın bilmek eylemindeki yerlerinin ve esaslarının ne olduğu hususunda ortaya çıkartılabilecek sorunların açılması hâlinde, çetin bir yolcuğunun başlamasını engelleyemez duruma gelir.
Bu sorunlar, kurumsal kronolojik şekildekini ifade edersek, felsefe, ilahiyat ve bilimin esas olması gereken yolculuğuna sebebiyet verir; bireysel açıdan ise, irfana ve irfanın gerektirdiği hayata..
Burada iki noktayı birbirinden ayıralım: Şeylerin isimleri ve sıfatları itibariyle bilinip bilinmediği ve de isim ve sıfatlar itibariyle bilmenin bilmek eylemindeki esaslarının neler olduğu.
Birincisi itibariyle aslında aranan, şeylerin gerçek isimlerinin ve özelliklerinin ne olduğudur. Mevcut disiplinlerde bu anlamdaki arayış, klasik arayış olarak kabul edilir.
İkincisi itibariyle aranan, bilmek eyleminde bulunan özne olarak neyi nasıl bildiğimizdir; mevcut disiplinlerde bu tarz arayışlar modern arayışlar olarak kabul edilir.
Her ikisi itibariyle arayışın zenbereğini, bir takım kaideler cümlesi olarak, “mantık” anlayışları teşkil eder ve bunlara göre farklı mantıklar veya mantık kuramları geliştirilir.
Neticesinde kendine mahsus mantığı teşhis edilmemiş bir belirgin arayış, mevcut değildir. Yani sorunlarını belirginleştiren ve eksikliğini olabildiğince gideren her arayış, bir şekilde o arayışın kendine mahsus mantığını da teşkil eder; mantık tarihinin önü ve arkası buradadır.
Klasik olarak adlandırılan birinci yol itibariyle mantığın esasen “terimler”i esasa alması, bu bakımdan manidardır. Böylece şeylerin isimleri ve sıfatları, mantık kaideleri yoluyla, bilinmek istenir.
Modern olarak adlandırılan mantıkların ise önermeleri, dilin sentaktiğini ve giderek sırasal esasta işleyiş yapılarını esası alması da, benzer şekilde tutulan yol itibariyle manidardır.
Klasik olarak adlandırılanların mantık itibariyle şeylerin bilinebileceğini düşünmeleri, modern olarak adlandırılanların tarafından mantık itibariyle şeylerin ancak bilenin kendi görüş kalıpları itibariyle bilinebileceği düşünülerek, hatalı olarak tesbit edilmiştir.
Bu tesbit sonrasında ise, bilenin kendi görüş kalıplarının da kendi içinde bir “gören” bakımından esaslandırılamadığı düşünülerek, “seyir ve seyreden”, bu meseleden giderilmiş ve iş; seyredenin, seyredilenin ve seyrin olmadığı mantık arayışlarına getirilmiştir.
Neticede mevcut entelektüel dünya, böyle bir arayış içinde, seyredemediği şeylerin her nasıl oluyorsa “bilimini” yürüttüğünü iddia ederek “hareket etmeye” çalışmaktadır. Veri çokluğu ve karmaşık bulguların artışı ile bu “kör” durum dikkatlerden kaçırılarak..
Burada çok kısa bir şekilde, kendi durduğumuz yerden konuyu özetledik, ki okuyucunun dikkatini şimdi söylenecekler üzerinde tutalım.
Şeylerin bilinmesi ve şeyleri bilenin bilinmesi, esasların bilinmesi açısından, sahte bir ayrımdır. Yani esasların bilinmesi hâlinde, şeyler ve şeyleri bilen ayrımı, nihai bir ayrım olarak kabul edilemez. İncelemeyi şeyler üzerinde tutmak, aynı zamanda şeyleri bilenin de ne olduğuna yönelik hükümleri beraberinde getirir; benzer şekilde incelemeyi şeyleri bilen üzerinde tutmak, şeylerin ne olduğuna yönelik hükümleri de beraberinde getirir. İkinci yolun şeyi bilen üzerine daraltılması, bazı daha kesin ve açık neticelere sebep veriyor olarak görünse de, bu neticeler, şeyler hakkında verilebilecek “genel hükümler” açısından bazı arızalara da sebep olabilir. Nitekim bu hükümler, tesbit edilebilen bir fark itibariyle, genele kıyas olarak ortaya çıktığında, diğer şeyler için bulunabilecek bazı kıyasa gelmez esaslar, peşinen reddedilmiş olur. Diğer açıdan kişinin bir bilen olarak kendini bilmeyi ihmal ederek şeyleri bilmek istemesi durumunda da, şeyleri hangi esaslar itibariyle bildiğine dikkat etmeyerek, şeylerin sathi bilgisi üzerinden kıyasla bilenlerin kendilerine yahud bilen olarak kendisine teşmil edilen “genelleştime hükümleri”yle, kendini peşinen reddedebilir. Her iki durumda da dikkat edilmesi gereken, genel manada şeyler cümlesinin esaslarının ne olduğudur.
Bu esaslar hem aşikâr şeyler hem de bir şey olarak bireyin kendi üzerinde yürütülmelidir. Esasa yönelik bir teşhisin genele teşmili ise, genelin esas olmayan yüzünün de teşhisi olarak, umumi hükümler dairesine girmek için gerekli şarttır.
Her hâlükârda bulunması gereken, esaslardır. Esasları bulan, genel hükümleri de bulur ve böylece umumi hükümler dairesine yol bulur.
Umumî hükümleri bulan ve bilen ise, her şeyi bilir; parçaların (cüz’iyat) ve tümlerin (külliyat) bilgisi de dahil olarak.
Esasları bilmek, bilinmek istenen şeyin esaslarına yönelerek belirginleştirilir ise, bilinmek istenen şeyler açık hâle gelir.
Esasları bilmek, esaslara dayanan şeyin, ancak kendisiyle ayakta durabildiği, şeyden farklı mahiyetteki şeyleri bilmek demektir. Aksi halde bir şeye esas ve bir diğer şeye de esaslanmış, yani müesses şey diyemeyiz. Bu kaide, geneldir.
Şeyleri sıradan yaşamda isimleri ve sıfatları itibariyle bilmek, isim ve sıfatların esaslarını da bilmek demek değildir. İsim ve sıfatların esaslarını bilmeden, isim ve sıfat meselesini bir kenara bırakmak da geçerli bir hüküm olarak kabul edilemez.
İsim ve sıfatların esaslarını bilmek için, isim ve sıfatları mümkün kılan zemini sormak gerekir.
Sıradan uygulama açısından böyle bir zemin sorgulaması, bu nesnelerle yapılan işlere bakılarak yapılır.
Sıradan uygulamada bu nesnelerle yapılan iş, şeyler cümlesini isimleri itibariyle tahkik etmektir. Buna göre de özne konumunda olan ve yüklem konumunda olan şeyler ile bir takım hükümler tesbit edilerek, fikiryürütme gerçekleştirilir.
Burada fikiryürütme ifadesi ile, mevcud durumdaki “dar entelektüel ortamda” kullanılan, “akılyürütmeyi” kastediyoruz. Bu “ortamda” bir “akılyürütme” olsaydı, buna “fikiryürütme” demek mecburiyetinde olmazdık. Devam edelim.
Bu işlem için, yani fikir yürütme için, şeyler cümlesinin isimleri itibariyle aynı kalması gerekir. Kendiyle aynı kalmayan isim, bir yerden bir yere hareket etmek olanağını vermez. Bu noktada da aynı kalma, şeylerin isimleri itibariyle seyredilmiyor oluşunu gerektirir. Çünkü ismin bir an itibariyle seyre girmesi, sonraki an itibariyle ismin, önceki andan farklı olmasını gerektirir. Önceki anda farklı olan ve sonraki anda farklı olan isim, kendiyle aynı kalmamış demektir. Bu itibarla de ismin değişmiş olduğunu söylemek gerekir. Böyle bir neticede bir isimden diğer isme geçiş, yani bir hükümden başka bir hükme ve böylece fikiryürütmek eylemine geçiş, imkânsız olur.
Fikrin yürütülmesi için, hükmün bir ayniyyet cihetinin olması kaçınılmazdır. Bu ayniyyetin isim itibariyle olması ise, ismin seyredilmiyor oluşuna bağlıdır.
Çünkü seyir itibariyle önceki ve sonraki an, değişim içindedir.
İsmin aslında seyredilmiyor oluşu, sıfatların da seyredilmiyor oluşunu gerektirir. Çünkü sıfat, isimle birlik hâlindedir.
İsim olmaksızın sıfat düşünmek, çerçevesiz nitelik düşünmektir. Çerçevesiz nitelik, fikiryürütmek bakımından imkansızdır. Mesela “kızgın”, ya “kızgın köpek”tir, ya “kızgın yağdır”, ya “kızgın demir”dir ya bir benzeri; “kızgın”ın seyre girmesi, fikiryürütmek açısından, seyre sokan isimle birlik hâlinde olmasına bağlıdır. Yani sıfat veya yüklem, ismin kaydı altındadır. İsim ise, sıfat veya yüklemle sınırlıdır fikriyat bakımından.
Yukarıda ismin aynı kalma açısından seyre girmediğini belirtmiştik. Bu itibarla ismin kaydı altındaki sıfat veya yüklem de, benzer şekilde kendisi itibariyle seyre girmez. Girseydi, aynı kalması gereken isim ve sıfat, sonraki anda değişmiş olur ve önceki anda da zaten aynı kalma özelliği taşımamış olurdu.
Burada sıfatın iki seyir anı için isimden farkı, her iki an için seyredilecek değişimi mümkün kılan unsur olmasıdır. Ancak her iki an için bizzat seyre giren ise, ne isimdir ne de sıfattır. Bizzat seyre giren, isim ve sıfat birliği olarak bir başka şeydir.
Yani isim ve sıfatın, bilhassa ismin bizzat seyredilemiyor oluşu sebebiyle, iki an için esasen seyredilen başka şey, bu ikisinin aynı zamanda birliği olarak, önermedir; yani “basit önerme”dir.
“Basit önerme”deki, “basit” sözcüğü, bunun bir parça-bütün ilişkisini aşan farklı esaslara dayanması sebebiyledir. Basittir, çünkü mürekkeb değildir.
Mürekkeb değildir, yani anların ve anlara bağlı ahkamın terkibiyle oluşmuş değildir. Bu nedenle de kendine mahsus bileşenleri, terkib dairesinden farklı bir daireyle temellenmiş demektir.
Basit olan bir şey için, parça düşünülmez; basit olan için düşünülebilecek şey, iç’tir. Bu noktayı daha sonra yazacağız.
Önerme, her iki an için seyirde olan, dilsel nesnedir. Her iki an için seyirde olduğu için önerme, değişime tâbidir; burada değişimde aynılığı temin eden ise, önermedeki isim’dir; sıfat veya yüklem de, ismin önermeye bağlandığı bir “kavrayış” unsurudur.
Her iki an için seyre giren, isim ve sıfat birliği olarak önermedir; “kızgın demir”de olduğu gibi. “Kızgın demir” önermesini seyrederiz; yani “kızgın demir”i, “kızgın demir” önermesinde seyrederiz, ancak “kızgın demir”deki ne kızgını ne de demiri, “kızgın demir” olmadan, tahkik edemeyiz.
“Demir”, benzer şekilde, bir isim ve yüklem birliği olarak demirdir. “Demir”i düşünürsek, orada bir isim ve yüklem(ler) birliği tasavvur etmeye başlarız. Kastedilen budur.
Bu anlamda basit önerme, bir dil itibariyle “söz”dür; kendisi itibariyle ise, sadece “basit önerme”dir. Bir dil’deki söz olarak basit önerme, bir dilde yazılır, söylenir ve duyulur. Ancak kendisi itibariyle basit önerme, sadece dile aittir ve ne kâğıda yazılabilir, ne dilde tellafuza gelir nede kulaktan işitilebilir.
Ancak konumuz açısından dikkat edilmesi gereken husus, ismin değil, önermenin tahkik edildiğidir, her ne kadar tahkike girenin isim olduğu veya sıfatı olduğu görüntüsünde olsa da.
Bu yüzden “kızgın demir”de tahkik ettiğimiz, “kızgın demir”dir; “kızgın demirdeki demir”, veya “kızgın demirdeki kızgın” değil. Bunları tahkik edebilmek için, demiri ve kızgını seyretmemiz gerekirdi, yani isim ve sıfat yerine geçenleri. Oysa bu, aynılığın temini bakımından, fikir yürütmek dairesinde, mümkün değildir. Fikriyatta “demirin” seyri, demir hakkındaki önermesel suretin seyridir; bu surette iki an için aynılığı mümkün kılan ise, demir’in ismi.
Neticede fikir yürütürken, ismi ve sıfatı seyredemeyiz. Bu yüzden fikriyattaki, şeylerin isimlerini ve sıfatlarını, bilmez. Bildiği sadece önermedir; önerme itibariyle bilen ise, önerme ile bilişin ve önerme itibariyle görünen ismin ne olduğunu bilmek hususunda “eksik”tir.
Bu netice, çağdaş dil felsefesi fikriyatlarının genel durumlarının ne olduğunu belirtir.
Dilde, önerme seyrederiz. Önerme’nin içinde ise, seyirde aynılığı mümkün kılan isim mevcuttur; bu isim, sıfat veya yüklem ile birlik halinde, dildeki şeylerin kavranılmasını temin ederek, “bir an” için ve sıradaki “her an” için önerme seyrini mümkün kılar. Seyir bakımından anlaşılması gereken, dil açısından, bu kadardır. Yani dilde isim ve sıfatın seyredilmediğini anlamak, dilde varlığı isim ve sıfat itibariyle görmemek neticesini anlamak için ve isim ve sıfat’ın esaslarını aramaya çıkmak için, ve de eğer öyleyse, varlığın gerçekte isimlerinin ve sıfatlarının olup olmadığına, sonra da eğer varsa ne olduğunu görmeye yönelik yolculuğa çıkmak için yeterli bir basamaktır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dilde aynılığı mümkün kılan ismin, nereden geldiğidir.
İsmin dilde aynılığı mümkün kılması için seyre kapalı olması, bu nokta itibariyle asıl manidar olan neticedir.
Dil esasındaki birey, yukarıda söylenilen, birim olan bireydir. Yani bireyler, dil esasında, birbirleriyle dil üzerinden bağlanırlar. Bu bağlantı itibariyle bireyin birim yüzü, suret olarak önermedir. Burada “sureti”, aynı zamanda “surat” anlamına gelecek şekilde düşünmek gerekir.
Birim olarak önerme suretlerinin, birbirleriyle olan bağlantısı, yani parçalardan bütün teşkil etmeleri, suret olarak önermeler ile esaslandırılamaz. Bunu yukarıda birim ve parça meselesinde izah etmiştik.
Önerme olarak suretler dairesinin, yani bu anlamdaki bireylerin, teşkil ettiği varlık alanı, önerme olarak suretin kendiyle aynı kalma esasına dayanır. Bu esas ise, önermeye iç olan isimdir. Bu nokta itibariyle anlaşılması gereken, suret olarak önermelerin ayniyyetlerini temin eden içlerinin, yani içsel unsurlarının, onların isimleri olduğu hususudur.
Önerme suretlerinin içsel yüzleri olarak isimleri aydınlığa kavuşturulmadan, bu suretler dairesinin ne olduğu ve her birinin neyin kaydı altında mevcut olduğu hususu karanlıkta kalır. Yani kısacası, suretlerin isimleri araştırılmadan, suretler dairesine mahsus bilgi, eksik ve karanlıktır.
Üstelik suretlerin kendilerine mahsus kimliklerini bulmaları da, ancak ve ancak kendilerine mahsus isimleri bulmakla mümkündür.
İsmin dikkate alınmaması ve isme yönelinmemesi hâlinde, birimi birim yapan bireysel esas, inkâr edilmiş olur. Bu inkâr yoluyla da birey yok edilerek, yığınsallaştırılmış olur. Bu nokta, özgürlüğün bulunması bakımından esas olan noktadır.
Yukarıda kısaca özet geçtiğimiz kurumsal ve bireysel arayış bakımından bu durumu şöyle ifade edebiliriz:
Klasik arayışların, isimleri aramak noktasındaki tutumu, modern arayışlara nazaran, hem parçanın hem de bütünün ve de bunların ötesi olanların ne olduğunu görmek bakımından, gerçeğe daha yakındır; hatta modern arayışların ismi tamamiyle iptal eden manidar tutumu, bireyin özgürlüğünü bulması önünde oluşturduğu engel bakımından, dikkat edilmesi gereken en yakın tehlikedir. Bu bakımdan modern arayışlar, yollar ve yordamlar bunlarla temas halinde olan bireyler için, özgürlüğün önündeki en yakın engellerdir.
Ancak klasik arayışların modern arayışlara da sebebiyet veren hatalarının ne olduğunu anlamak, asıl tehlikelerle yüzleşmek bakımından, daha önemlidir.
Bu tehlikenin başında, hem klasiklere hem de modernlere kurucu olarak temas eden iki isim bulunur: Platon ve Aristoteles.
Bu yüzden bu iki düşünürün, bu meselelerin bu çapta anlaşılması için, dikkatle incelenmesi, fikir tarihinin ahvalini kavramak bakımından, hadsafhada önemlidir.
Bireysel açıdan ise bu neticeler, bir çok tarihî meseleyi aydınlatmak bakımından önem arzeder. Bu meselelerin başında ise, “din” gelir.
Din, bireysel açıdan, bir isim meselesidir; hem de yeryüzünün her yerinde. Buna yazının ileriki kısmında biraz daha eğileceğiz.
Yukarıda, sadece önermeler itibariyle suretleri, ve önermelerin içi olarak düşünülebilecek ve seyre kapalı olan isimleri dikkate alarak, varlık dairesini, önerme ve önermenin için olarak karanlık isme bağladık. Bu nokta itibariyle önceki yazıda dile getirilen evren, doğa ve kâinat ayrımını buraya bağlayarak, cahiliyyenin vasıflarını açmaya devam edelim.
Şeyler cümlesi olarak evren, hareketi bakımından oluş, bozuluş dairesindedir. Mevcudiyeti bakımından evrene, “varlık” denir. Bu varlık, birbirlerine bağlı suretlerden müteşekkildir. Bu suretler itibariyle seyredilen, önermelerdir; seyredilemeyen ise, isimler. Önermeler itibariyle seyir, dilde gerçekleşir. Dolayısıyla bu anlamlarda varlık, dildedir. Dil bir seyretme mekânı, seyrettiği suret önerme ve seyredişi ise, fikriyattır. Bu anlamda da varlık, fikriyattadır. Fikriyat ile, geniş manada “düşünce”yi kastediyoruz.
Buna göre varlığı bilen, isim bilmeden, şeyler cümlesini yahud şeylerin kimisini bilen kişidir. Böyle bir kişinin bilgisi ise eksiktir. Yanlış anlaşılmasın, bu eksiklik, varlığı bilmek hususunda derinleşen birinin duyumsayabileceği bir eksiklik, bir nakısa değildir. Bilakis varlığı bilmede derinleşen, uzmanlaşan kişi, hiçbir eksiklik duymamaya başlar. Çünkü görülen suret, aydınlıktır; karanlık ise, suretin içinde bir şekilde “gizli” durumdadır.
Ancak aydınlıkta seyredildiği vehmedilen şey ise, isimdir. Bu nokta sebebiyle bu kişi, aslında karanlığa baktığını farkedemeyen kişidir. Nasıl farketsin? Karanlığa bakan, bir şey göremez ki.
Varlığı bilmek hususunda aydınlanan kişi, olur da bu eksikliği hissedecek olursa, onu bu hisslerinden sakındıracak ve bu “sapkın hayalden” uzaklaştıracak her türlü ayartı mekanizmasına sahip olan bir topluluğa da sahip olacaktır. Çünkü bu “(pseudo)-aydınlanma”, ancak bir “mensubiyet” ile gerçekleşir.
Ancak yazıktır ki, bu kişinin, her nasıl başarıyorsa, varlığa bakarken kendi adı dahil tek bir isim bile seyretmesi olanaksızdır. Bu olanaksızlık sebebiyle, bu kişi, aslında isim bilenlere de muhtaçtır. Bu ihtiyacın onda nasıl uyandırılacağı hususuna girmeden, isim bilmenin nasıl mümkün olduğu hususunu, doğa açısından kısaca açarak, bu kişinin kime ve neye muhtaç olduğunu, bir nebze hatırlatmış olalım.
Önceki yazıda ve bu yazıda belirttik, evreni bilen, doğayı göremez. Doğayı görmek, doğaya mahsus hareketi idrak etmeye bağlıdır. Bu hareket ise, doğuş fili olarak, “aç-kapa” fiilidir.
Aç-kapa fiili; şeyin, geliş kaynağından açılması olarak hayata gelişi, ve kaynağa girişi olarak da ölümüdür. Bu manada hem hayat veren hem de öldüren, bir ve aynı fiil olarak; doğu(ru)ş fiili ve ötesidir.
Tek bir fiille, aç-kapa vuku bulur; açılan seyre girer, kapanan ise seyirden çıkar.
Doğa, bu fiille teşkil edilir.
Doğuş fiiliyle açılış, zamansal bir “an” teşkil etmez; ve ancak zamansal “an”lar, yani krono-tarih, açılış fiiline yaslanılarak oluşur.
Bu açıdan, oluş-bozuluş dairesinde evrinen olarak evren, anbean doğuş dairesi olarak doğaya yaslıdır; yaslandığını örterek, kendini “zihar” manasında üste çıkartarak.
Doğuş fiiliyle meydana gelen ise, isim’dir. Gelen isim, kendiliğinden, kendini seyreder; bu seyir yoluyla isim bilir ve isme bağlı olarak sıfat görür; tekrar ifade edelim, kendiliğinden.
Bu isim, doğas’ından düşerek seyre kapanırsa, varlığa gelir. Bu kapanış neticesinde varlığa gelen suret, yani çerçeve ise, artık dil’dir (logia olarak logos).
Bu düşüş sebebiyle, varlığa gelen, ismini ve isimlerin cümlesini kaybeder.
Ancak bu kayıp, kendi geliş esasının doğuş olması sebebiyle, esasen bir yitim değildir. Aslında bu noktada yitik, düşenin kendidir.
Bu yitiğin varlık dairesindeki tek ve en hakiki hedefi, kaybettiğini bulmak olmalıdır.
Kaybettiği bulması için, ismi bulması gerekir.
İsmi bulması ise, varlığa geldiğinde kendisine verilen ismini değiştirmesine, yani dönüştürmesine bağlıdır.
Varlığa geldiğinde kendisine verilen isimler, mesela aile, ırk, kültür, iktisat isimleridir; veya biyolojik, fizyolojik, evrimsel isimlerdir; yahud inançsal ve ideolojik isimlerdir ve bunlara benzer şeylerdir.
Bu isimler, doğuşla gelmediği için, aslında seyre kapalı olan, ancak fikriyattaki önermenin suretinde görülmeyen, karanlık isimlerdir.
Evrendekinin, yani varlığın, henüz doğayı ve bu itibarla ismi görememesi sebebiyle, kâinatın ne olduğunu anlaması ise, hayli uzak bir ihtimaldir.
Bu uzak ihtimalin rağmına, hem evrene hem de doğaya nihai asıllarını anlatmak için, onlara kendi aralarından resuller göndererek, kendi dillerinde “Esma-ı Hüsna’sını”, yani “En Güzel İsimleri’ni” öğretmek isteyen, onlardan esasen başka bir şey değil, kendi asıllarına sadakat göstermelerini isteyendir.
Bunun için “Dost” olarak onlara, yani düşenlere, inerek gelir. Dost’a mahsusen iniş ile, inilen yer başka bir yere, dönüşür. Bu yer, artık bir Dost Bağçe’sidir; evrenin her yerinde muhkem olarak.
Böylece her türlü hareket, “Dostlar Bağçesi” esasında, yeniden mana bulur; ve her hatırlayanın hatırasında bu bağçe’den bir iz kalır.
Dost olmak, sadık olmaktır.
Hakk Dost’a salât û selâm ile; bu kadar “söz” yeter.

