Süleyman kuş dilin bilir dediler Süleyman var Süleyman'dan içeru

Yunus Emre

Bu yazıda dünya tesisi meselesini  kozmogoni ve kozmoloji açısından kısaca ele alarak, günümüzde çağdaş dünya bilgisini merkeze alanlar ile çağdaş dünya bilgisine  aykırı bulunanlar arasında oluşan çatışmanın, aslında kozmogoni ve kozmoloji farkına dayandığını göstermek istiyoruz.  Bu fark itibariyle meselenin, evrensellik ve yerellik özellikleri bakımından yol açtığı bazı neticeler; bilim, felsefe, sanat ve teoloji ile alakalı bir çok tartışmanın seyrini değiştirebilecektir.

Mevcud dönemde çağdaş dünya bilgisinin, önceki dönemlerden aktarılan dünya bilgisinden farklı olması nedeniyle aşağıda yapılan ayrımlar itibariyle dikkat edilmesi gereken sınırlandırmalar ve bu itibarla da hangi dünya bilgisinin “evrensellik” ve hangisinin “yerellik” özellikleri gösterdiği gözlerden kaçmaktadır. Günümüzde, mesela eski toplumlardan aktarılan bir çok kozmogoni yahud “kainatın yaratılışı” konulu “tasvir”ler, mevcud biilimsel gelişmelere ve entelektüel söylemlere dayanılarak peşinen “eski”, hatta “yüzeysel” olarak görülebilmektedir. Oysa bilimsel gelişmelerin ve entelektüel söylemlerin “fikriyat” esasında faal olduğu, dolayısıyla da bu yolla mesela kozmos hakkında oluşturulan bilgilerin fikriyatın sınırlarına kesinkes tâbî olduğu, bu yüzden de sanıldığının aksine, bunların fikriyatı aşan bir zemin esasa alınmadan, fikriyatı aşan bir evrensellik niteliği taşımasının imkansız olduğu ne yazık ki dikkatlerden kaçmaktadır. Bu durumun farkedilmesi hâlinde ise, mevcud entelektüel otoritelerin ne gibi taassub eseri felaketlere başvuracakları belirsizdir.

Ayrıca bir başka sorun da şudur: Günümüzde “belirgin” şekilde meydana çıkan “eski dünya” ve “yeni dünya” ayrımında, “yeni dünya” bilgilerinin “eski dünya” bilgilerine nazaran daha geniş ve ayrıntılı olması sebebiyle, “yeni dünya”nın ne gibi sınırlara sahip olduğu hususu da farkedilir durumda değildir. Yeni dünya bilgilerine ulaşanlar, ulaştıkları bilgileri eski dünya bilgileriyle kıyaslamak yoluyla bir çeşit “aşma” hissine kapılmaktadırlar. Esasen burada aşılmış olarak kabul edilen, önceki insanlardır. Bu önceki insanlar, mesela Peygamberler, bilgeler, filozoflar cümlesindendir. Dolayısıyla da eskiden kutsal olan ve hikmetli olan her ne varsa, bir çeşit “aşma” duygusuna tâbi edilerek, ister istemez mevcud dünya itibariyle önceki insanlar, en hafifinden “eski” olarak görülebilmektedir. Bu durumun getirdiği “güven” duygusu sebebiyle de, eski dünya olarak görülen dünyanın, yani insanın, bir çok ahvâli, “yeni dünya” olarak görülen dünyanın ahvâlinde bulunamamakta, ve bu yeni dünyada eski olarak görülen dünyaya mensub olanlarla bu insanlar arasında uyuşmazlık oluşmaktadır; bu uyuşmazlık çoğu zaman “haklılık muamması” içinde bir çatışmaya da dönüşebilmektedir. Çünkü bir tarafta eski olarak görülen dünyaya mensub olanın eski dünyadaki insanı kendine rehber edinmekle ilgili öne sürdüğü “üstün” insanî esaslar, kutsal haberler ve benzeri gerekçeler varken, diğer tarafta insanlığın ilerlemesine neden olan bilimsel ve insani çalışmaları referans alarak rehberlik görevini başka kimliklere tanımak isteyenlerin gerekçeleri var. Buna karşın önceki kutsal haberlerin ve üstün insani esasların yanında aktarılan “dünya bilgisi”nin bugün “eski” bulunması; ve yeni dünyayı tesis eden bilimsel ve insani çalışmaların aynı zamanda bir çok ahlaksızlık, dikkatsizlik ve felakete yol açtığı düşünceleri de söz konusu edilerek; taraflar arasında uyuşmazlık alanları çözümsüz gibi görünen düğümlere sürülebilmektedir.

Bizce tüm bu sorunların arkasındaki esas mesele, geçmiştekiyle ve şimdikiyle beraber bütün bir tarihte ortaya çıkan insanları ancak ve ancak kendi daireleri itibariyle tanımak gerektiği hususunun yaygın bir şekilde yanlış anlaşılması meselesidir. Yani esas mesele, kendisinden malumat aktarılan insanın “kim” olduğu meselesidir. Peygamber kimdir? Filozof kimdir? Biliminsanı kimdir? Sanatçı kimdir? Rahib kimdir? Sonra mesela bu vasıflarla tanıtılanlar için de aynı sorular geçerli olacak şekilde, bulunması ve bilinmesi gereken, İnsan’ın tarih boyunca kim olduğu ve ne yapmağa çalıştığıdır. Şüphesiz ki “kozmos” da insanın kim olduğuyla alakalıdır. Ve şüphesiz “kozmos”u bir çeşit “genesis”le temellendirmek de, bir çeşit “logia” ile temellendirmek de ve “yaratılış”la temellendirmek de, benzer şekilde bunu yapanın “kim” olduğuyla ilgilidir. Bu noktalar farkedilmeden, sadece tasviren elde edilen bilgilere ve görüntüdeki değişimlere dayanılarak kimin kimi aştığına karar vermek ve buna göre ne yapılması gerektiğine bakmak mümkün değildir. Çünkü kozmos hakkındaki hiçbir hüküm, bu hükmü verenin kimliğinden bağımsız değildir. Zira daha önceden de söyledik, bir dünya olarak kozmos, insanın öncesine denk gelmez. Gelseydi, insan mevcud olamazdı.

Son nokta itibariyle dikkat çektiğimiz sorunların geniş bir şekilde tahlilini sonraki yazılara bırakarak, kozmos hakkındaki hükümleri fikriyatın (logia’nın) inhısarına alanların, bu “tercih”le ne gibi bir kimliğe tâbî tutulduklarını göstermek için, bu meselenin en başındaki isme kısaca temas edeceğiz. Sadece şu kadarını söyleyelim: Eski dünyanın da yeni dünyanın da, ve en geniş anlamıyla insanının da tabi olduğu esas ayrıştırıcı husus, dünyaya nereden bakıldığı hususudur. Burada “nereden” sorusuyla bölgesel bir mekanı yahud düşünsel bir değeri kastetmiyoruz. Buradaki “nereden” sorusu, “ne ile?” sorusudur. Çünkü esas ayrıştırıcı fark, dünyaya bakışın “vasıtalı” mı yoksa “vasıtasız” mı olduğudur. Mesela dünyaya “fikriyattan” bakanın bakışı “vasıtalı”dır. Dünyaya “Kelâmdan” bakanın bakışı ise “vasıtasız”.

Vasıtasız bakanın yerküreden bakan biri gibi dünya anlatması “vasıtasız” olduğu hususunda olumsuz bir hüküm vermek için geçerli bir neden oluşturmaz. Benzer şekilde dünyaya sanki yerküreden farklı bir yerden bakıyormuş gibi bakanın, mesela “gözlem aleti”nden elde edilen bilgiye dayanarak bakanın, bu nedenle “vasıtasız” ve “evrensel” olduğu söylenemez.

Şimdi birey ve kozmos meselesine, kozmogoni ve kozmoloji açısından temas edelim. Bunun için de kozmogoni ve kozmoloji kelimelerini basitçe açalım.

Kozmogoni, Grekce kozmos ve gonia kelimelerinden mürekkeptir. Kozmos, düzen anlamına gelir; yaygın kullanımı itibariyle ise “evren”, “alem”, “doğa” gibi anlamlara gelir. Gonia, “doğuş”, “yaratılış”, “meydana geliş” gibi anlamlara gelir. Kozmogoni ile “evrenin (doğanın) doğuşu”, “evrenin (doğanın) yaratılışı” kastedilir. Kozmoloji ise, “kozmos” ve “logia” kelimelerinden mürekkeptir. “Logia”, inceleme, araştırma, bilim gibi anlamlara gelir. Mevcud hâliyle “kozmoloji” kelimesinin kabul gören karşılığı  “evren bilimi”dir ve bu anlamıyla kozmoloji “bilimsel” bir araştırma alanıdır. Mevcud durumda  “kozmogoni”nin doğa bilgisinden sayılmadığını belirtelim. Kozmogoni, mevcud durumda mitoloji, tarih, psikoloji ve antropoloji vasıtasıyla ve bu disiplinlerin sınırlarınca, önceki toplumların evren anlayışlarının ne olduğunun açığa çıkartıldığı bir başlıktır. Bu yaygın kabuller itibariyle kozmos hakkında, kozmologia’ya dayanılarak, ama ancak kozmogonia kapsamında ele alınabilecek meselelerin gerekçesizce üzeri örtülür. Bu noktayı aşağıda açıyoruz.

Birey düşüncesi üç temel tasavvuru yanında bulundurur. Bunlardan biri, bireyin kendi fiillerine atadığı fail olarak bireyin kendidir. Bireyin tüm fiilleriyle bir fail olarak tamamlandığı daire, özneyi verir. Diğeri bireyin kendisinden bağımsız olarak düşündüğü nesneler cümlesidir. Nesneler cümlesinin hareketlerine mahsus tamamlanan daire, alemi verir. Öbürü ise hem bireye hem de aleme mahsus kaynak tasavvurudur.  Bu üçüncü tasavvur, birey ile alemin hareketine mahsus tasvir her neyse, ona uygun şekilde tamamlanan başlangıç ve son tasviridir. Burada hareket ile, uzaysal konum değişikliğini kastetmiyoruz. Hareket ile kastedilen, bir şekilde değişimdir. Uzaysal konum değişikliği de kendi dairesine göre bir harekettir, matematiksel bir değer değişikliği ve psukhe’ye mahsus bir güç yatırımı da kendilerine mahsus bir şekilde harekettir; kastedilen budur.

Yukarıda “alem” adı verilen tasavvura “kozmos” dersek, kozmos’un birey düşüncesinin esasında bulunan bir tasavvur olduğunu görürüz. Bu sebeple kozmos hakkında bir genel hüküm vermek, bireyle de alakalı bir hüküm oluşturmak demektir; birey hakkında bir hüküm oluşturmak da, benzer şekilde kozmos’la alakalı bir hüküm oluşturmaktır.

Bu üçlü tasavvurdaki ilk iki kısmın nihai bir anlama kavuşması, bunların üçüncü kısımla olan alakasının anlaşılmasına bağlıdır. Yani birey ve kozmos’un kaynağı ve birey ve kozmos’un bu kaynakla alakası anlaşılmadan, birey tasavvuru hem fail hem de alem bağlantıları bakımından muammada bırakılmış olur. Kozmogoni, tam olarak bu nokta sebebiyle önem arzeder. Zira kozmogoni, birey’e ve kozmos’a kaynak ve bu anlamda “başlangıç” teşkil etmek üzere tasavvur edilir.

Tekrar hatırlatalım; “başlangıcı” ve “sonu” olmayan şey’e “mevcud” denemez. Her mevcud, bir başlangıç ve bir son’la sınırlıdır; aksi hâlde ne mevcud’dan ne de “varlık”tan söz edilemez. Bu yüzden, “başlamamış” şeye, “mevcud” diyemeyiz. Mevcud olmadan da düşünmekten, incelemekten, bilimden bahsedemeyiz. Her mevcud’un en temel hakkı mevcud bulunmaksa, en temel ödevi de mevcudiyetinin aslını bulmaktır; aksi halde mevcudiyeti hususunda nihai bir hakk bulamaz. Mevcudiyet ise, “başlangıç”la teşkil olur. Kozmos da, birey de, “mevcud” hükmünü taşır. Bu sebeple kozmos’a da, birey’e de mevcudiyetleri itibariyle “başlangıç” teşkil edilmesi gerekir. Yani başlamamış bir kozmos ve başlamamış bir birey, mevcud değildir. İşte kozmogoni tasavvuru, kozmos’un ve bireyin mevcudiyetinin sağlama alınması için teşkil edilen “başlangıç” kavramını esasa alır.

Kozmogoni tasavvuru, kozmos’a mahsus bir başlangıç teşkil etmeye bağlıdır. Bu sebeple de kozmos’a bir şekilde bir sınır ve bir son tasavvur etmeyi gerektirir. Kozmos’a mahsus başlangıç teşkili ise esasen iki şekilde olur: Başlangıcı idrak etmekle, yahud başlangıcı hayal etmekle.

Hayal yoluyla teşkil, kozmos için gerçek bir başlangıç hükmü oluşturmaz. Bu yüzden hayal yoluyla oluşturulan doğuş tasavvuru, olsa olsa kozmosun hayali doğuşu olur.

Her doğan ölür. Hayalen doğan da, hayalen ölür. Ama ne doğuşun ne de ölümün aslı, hayal değildir. Bu yüzden hayalî başlangıç, başlangıç kavramının bile aslı değildir. Ve bu yüzden kosmos’un ve bireyin mevcudiyeti için, hayalî başlangıçtan başka bir başlangıç teşkili bulmak gerekir.

Kozmos’a mahsus başlangıç teşkil etmenin ikinci yolu ise, başlangıç idrakıdır. Bu anlamdaki başlangıç teşkili, kozmos’a mahsus başlangıca göç etmeye bağlıdır. Kozmos’a mahsus başlangıca göç, kozmos’un sonuna göç etmek demektir. Bu sebeple kozmos’a mahsus başlangıç teşkilinin başlangıç idrakıyla gerçekleşmesi için, kozmos’un son bulması gerekir. Aksi halde hayali aşan ölçüde kozmos’a başlangıç teşkil etmekten söz edilemez.

Hangi kozmogoninin hayal, hangisinin gerçek olduğu hususunu şimdilik bir kenara bırakırsak, herhâlükârda kozmogoninin, kozmos’a “bir şekilde”  “doğuş” anlamında bir başlangıç tasavvur etmeye bağlı olduğu hususu açıktır. Bu teşkil ihtiyacının, kozmos’un ve birey’in mevcudiyeti meselesiyle alakalı olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu sebeple kozmogoni tasavvuru ve başlangıç teşkili meselesi, “bireyselleşmek” ve “mevcudiyet” hususları açısından, yaygın kültürde sanıldığının aksine, hadsafhada önem arzetmektedir. Bu hatırlatmayı akılda tutarak kozmos’un loji’si meselesine geçelim.

Burada da öncelikle “loji” ekinin ne anlamlara geldiğine bakmak gerekir. Kozmolojiyi, kozmogoni’den ayıran en önemli nokta elbette ki terkipteki “loji”dir. Buradaki -loji, tekrar söylersek, Grekce’deki “logia”dan gelir. Logia; bugün inceleme, araştırma, bilim gibi anlamlarda kullanılan bir terimdir. Yani logia, terkibe sokulduğu konunun bilimini, incelenişini, araştırılışını ifade etmek üzere kullanılır. Mesela “canlı” anlamı verilen “bios”un bilimi, “bio-logia”dır (biyoloji). “Beşer” anlamındaki “antropos”un bilimi de “antropo-logia”dır (antropoloji). Örnekler yaygın enformasyon kültürüne temas edilerek çoğaltılabilinir.  “Lugavî” açıdan “logia”,  “söylemek”, “konuşmak” anlamındaki “legein” fiilinden gelen “logos” icraatıdır. Logos’un bir tarihi yükü vardır. Bu yüzden bu kavramı taşıdığı yük’ü ihmal etmeden tanımak gerekir. Bu da tarihsel süreçteki bazı noktalara temas etmeyi gerektirir.

Logos, Grekler’de “söz”, “anlam”, “düşünce” gibi anlamlarda kullanılırdı. Tarihi süreçte Herakleitos, Sokrates ve esasen Platon tarafından “zemin” itibariyle farklı anlamların yüklendiği “logos”, özellikle Aristoteles’in üstün gayretleri sayesinde “felsefe” ve “bilim” kronolojisi içinde, beşerin “zihninde” “güçlü” bir “etki” oluşturan en ilginç kavramlardan biridir. Bu kavramı ilginç ve etkili kılan diğer bir olay ise, kronolojik olarak Helenistik dönem sonrasına denk gelen şekilde, “Hz. İsa”nın, “Logos”, yani “Kelime” olarak, Hristiyan ilahiyatında yoğun bir şekilde işlenmiş olmasıdır. Buna “yeni Platoncu” adı verilen mütefekkirlerin katkıları ile daha sonra teşekkül eden İslam felsefesi’ndeki “mantık ve felsefe” çalışmalarını da ilave etmek gerekir.

Kartezyen metafizik sonrasına gelen “modern dönem” ve “aydınlanma” adı verilen kesitler,  Logos’un “ratio”ya daraltılması sonucunda “geliştirilmiştir”. Ancak bu “geliştirme”nin,  tarih içinde bir “ilerleme ve aşma” olup olmadığı hususu “logos”u kullananlar itibariyle açık değildir.

Bunun bir ilerleme ve aşma olup olmadığı hususuna karar vermek için, bu kavram itibariyle oluşan “tarihin” “esas meselelerine” temas etmek gerekir. Kısaca değinelim.

Bu kavramlar ve tarihi itibariyle “esas meseleler”den ne kastettiğimizin anlaşılması için burada, logos kadar belirleyici ve ilginç olan, ve logos’da olduğu gibi ilginç bir şekilde “daraltma”lara uğrayan bir diğer kavramı, yani psukhe’yi “logos” ile beraber ele alalım.

Fikriyatın tarihinde insanın yukarıda bahsedilen üç’lü tasavvur itibariyle kim olduğu hususunu “philosophia” kapsamında ele alan, ve philopshia’yı bu kapsam vasıtasıyla temelleri itibariyle şekillendiren isim Platon’dur. Platon için philosophia, psukhe ve kozmos meselesidir. Platon’a göre psukhe, kozmos’un “genesis”i, yani “yaratılışı”yla beraber yaratılır ve sonra da “soma”ya, yani “beden”e düşer. “Beden”e düşüş itibariyle kozmos, düşülen dünyadır. Philosophia, düşmüş psukhe’nin “logos” yoluyla “kurtuluşu” faaliyetidir. Bu nedenle de philosophia aynı zamanda bir “kozmogoni” ve “logos” meselesidir. Ancak bu “kapsamlı” yaklaşım bizzat “philosophia” tarihinde hiçbir şekilde tanınmaz hâle gelmiş ve buna araç olarak “logia” kullanılmıştır. Bu yüzden “logia” meselesinin ne olduğunu anlamak kolay değildir.

Psukhe kavramını da dikkate alan ve philosophia’nın (felsefenin), en geniş şekilde temellerini açan kurucu babası Platon’un philosophia’yı, “Psukhe” ve “Logos” merkezinde “Kozmogonia” ve “Exodus” meseleleriyle “çerçevelediği”ni, ve bu “çerçevenin”, “Logia” bakımından “esas meseleler” olduğunu anlayan biri, “logia”nın ne olduğunu açmanın ne kadar çetin bir iş olduğunu daha iyi görecektir. Ayrıca bu işin tarihsel süreçteki aldığı şekiller itibariyle psukhe meselesinin nasıl muallak bir zemine kaydığı şu saptamalardan da anlaşılabilir: Modern dönem ve aydınlanma’nın başlaması için “logos”u “ratio”ya tahvil eden “Karetezyen mantalite”, buradakine benzer şekilde “psukhe” kavramını da “mens (zihin)” kavramına tahvil etmiştir. Böylece philosophia, kurucu babası tarafından esarete düşmüş psukhe’nin “logos” vasıtasıyla “esaretten kurtuluş”u faaliyeti iken, Kartezyen mantalitenin etkisi altındaki “modern” denilen dönemde, mens’in (zihn’in), ratio esasında muhkem kılınması faaliyetine düşürülmüştür; üstelik bu “düşüş”ün, psukhe itibariyle “kurtuluş”tan bir kat daha “uzaklaşmak” olduğu hiçbir şekilde anlaşılmadan. Aydınlanma denilen kesitin sonrasında ise bu “düşüş”, aslında “Logos” olması icab eden “dil” içine “yuvarlanma”yı, akıllanmak olarak görmek rezaletine varır.

Bu saptamalar itibariyle felsefe tarihinin Platona düşülen dipnotlar olduğu iddiasının, Aristoteles’le bir olunup Platon’a ve philosophia’ya “ihanet tarihi” olduğu şeklinde düzeltilmesi gerektiğini söylemek durumundayız. Önce bu ihanet tarihi anlaşılmadan, Platon’un “Logos”u ve “Psukhe”siyle yüzleşmek ve “hikmet sevgisi” uğruna bunlara yapılması gerekenleri yapmak hiçbir şekilde hayal bile edilmemelidir.

Konuya dönelim. Logia, “felsefe tarihi” açısından,  Platon’un “dianoia” faaliyeti olarak anlattığı “muhakeme faaliyetinin” bir şekilde “akıl” suretinde düşürülüşüdür; Aristoteles’den bugüne dek gelen şekilde. Ayrı bir yazıda tafsilatıyla irdeleyeceğimiz bu noktayı bu kadar bir işaretle belirtmekle yetinelim. Bu anlamı itibariyle “logia”, Platon’daki anlamıyla “noesis” faaliyetinin kapatılmasıyla esasa alınan bir muhakeme icraatıdır. Platon’daki İdea ve logos ilişkisi bakımındansa, logia, “theoria”nın kapatılmasıyla esasa alınır. Bu anlamda logia, sadece bir fikriyattır; kapatılan theoria ve noesis ise, kısmen “nazariyat”.

Ancak belirtmeden geçmeyelim, Nazariyat ile Fikriyatın “tam” bir ayrımı yapılmadan Platon’un da Aristoteles’in de sınırları görülemez, ve bu hususların kapsamlı şekilde anlaşılması beklenemez Ancak bu yazıda bu “tam” ayrımı geniş bir şekilde ele almaya ve incelemeye yerimiz bulunmuyor. Bu ayrımın geniş bir şekilde tahsil edilmesi için okuyucuyu yine Yalçın Koç’un eserlerine yönlendiriyoruz.

Bu noktada açıkça bir şey söyleyelim. Artık açıktır ki, şimdiye dek hiçbir filozofun ve uzmanın yeterli ve düzgün bir şekilde ve işin aslına uygun şekilde açmayı başaramadığı anlaşılan bu meseleleri, en açık ve berrak şekilde tahlil etmek için, Prof. Dr. Yalçın Koç’a başvurmak bir zorunluluktur. Mesela yukarıda değinilen sorunları, ilerleyen zamanlarda “şerh” niteliğine ele alacağımız “Anadolu Mayası – Türk Kimliğinin Esasları Üzerine Bir İnceleme” başlıklı kitabın III. Yazısından literatürdeki ilgili metinlerle de karşılaştırmalı olarak okuyanlar, bu husustaki görüşümüze hak vereceklerdir. Ülkemizde neredeyse kimsenin bilmediği, bilenlerinin de hemen hepsinin ya işin basit esaslarını anlamamaktan ya da hamasî entelektüel pozisyonlarından dolayı hakkını teslim edemediği bu “Yazar”, bu “esas meseleler” hakkında dünya çapında yepyeni bir “literatür” oluşturmak için gerekli olan bütün çalışmalarını tamamlamış durumdadır. Bize düşen, bu çalışmaları hakettikleri şekilde açmak ve ilgili alanlarına uygulamaktır ve bu şekilde yaygın hâliyle kör taklidden ibaret olan “felsefe”, “bilim” ve “teoloji” uzmanlığını, kendimize özgü bir duruşla şimdiye dek görülmemiş bir şekilde ustalığa dönüştürmektir.

Unutmamak lazımdır ki; uzmanlıklarını yaptıkları nesneleri ve kavramları zemin itibariyle kuşatamamış kişilerin, bu nesnelere ve kavramlara ve bunlarla alakalı şeylere “öğretmenlik” yapmağa bir hakkı yoktur.

Şimdi sadece, referans verdiğimiz eserlere “vakıf” olanlara, ya da olacaklara, konumuzla alakalı noktaları daha iyi görmeleri için, bu “tam” ayrımdan “kısaca” bahsetmemiz yazımıza bütünlük vermek bakımından yararlı olacaktır:

Logia, fikriyattır. Theoria ise, nazariyattır. Nazariyat ile Fikriyat ayrımının esası, “dil arkhitektonik”i tasavvurudur. “Dil arkhitektonik”i tasavvurunun dayanağı ise “doğuş (genesis) nazariyatı” olarak “theogonia”dır; yani “nazarî doğuruş”dur. Theogonia, “başlangıç” tasavvurlarının esasını oluşturur ve bu itibarla da geniş manadaki “theologia”nın zeminidir. Theologia ile kastedilen, “Nazariyata dair Fikriyat”tır. Nazariyata dair fikriyat olarak “theologia”, “felsefenin” ve “teolojinin” ve bu ikisinin kapsamına giren alanların, mesela bilimin, mesela tarihin ve mesela psikolojinin zeminidir. Dolayısıyla “theologia”nın çerçevesi her ne şekilde kavranıyorsa, theologia’nın zemin olduğu alanların “sınırları” bu kavrayışın mahiyetine “tâbî” olmak durumundadır.

Theologia’nın çerçevesini belirleyen tasavvur “dil arkhitektonik”idir. Dil arkhitektonik’i itibariyle “psukhe” doğuş (genesis) yoluyla “dil olarak theatron” teşkil eder. Bu dil’in icraatı “nazariyattır”. Doğuş (genesis) yoluyla gelen “dil olarak theatron”, “bir dünya”dır. “Bir dünya” olarak theatron, iç sahne ve dış sahne’ye ayrışarak “dil”e düşer. Düşülen “dil” itibariyle nazariyat icraatı kapanarak, fikriyat icraatı açılır. Bu nokta itibariyle, yani düşüş itibariyle birey, iç sahnede “dil” esasında basit önerme teşkil eder ve, dış sahnede “nesnesi belirli hareket” algılar.

Bu ayrımlar itibariyle açıkça anlaşılacaktır ki, kozmos’a mahsus logia, logia’nın, yani fikriyatın kaydına tâbidir. Bu sebeple de kozmoloji yoluyla kozmos hakkında ancak ve ancak fikriyatın sınırları itibariyle hüküm oluşturabilir.  Ve yine bu sebeplerle de “fikriyattakinin”,  “kozmos”u ve “bireyi” ve de bunların kaynaklarını “başlangıç”ları itibariyle ne “bizzat” idrak etmesi ne de fikriyata sınırlandırmaksızın “söze” getirmesi imkansızdır. Bu yüzden de geniş manadaki “kozmo-logia” ne kozmos’u kuşatabilir ne de “kozmo-gonia” hakkında “genel” bir hüküm kaynağı olabilir. Kozmo-logia yoluyla bunların yapılabilmesinin tek yolu, terkipteki “logia”nın, asgari olarak “theoria (nazariyat)”a aşmasına bağlıdır. Logia’nın theoria’ya, yani fikriyatın nazariyata ulaştırılması ise, alışıldık entelektüel uygulamaların kapsamını ziyadesiyle aşan son derece hassas bir bakış açısı gerektirir.

Başta hakikî fark olarak belirttiğimiz “vasıtalı” bakış ve “vasıtasız” bakış meselesi de bu noktalarla alakalıdır.

Kozmoloji, kozmos’a “vasıtalı” bakışın en yaygın biçimidir.  Bu entelektüel yaygın bakış, esas dayanağını Aristoteles’in logia’sından alır. Bu yüzden “kozmoloji” konusunu “entelektüel bilincin” en derinde saklı tuttuğu ve hiçbir şekilde kendisine tâbî olmaktan vazgeçmediği bu isim itibariyle açmak ve meseleyi bu genişletilmiş çerçeveden tanımak gerekir. Bu geniş çerçeve “kozmogoni” meselesinin ehemmiyetini anlamak için de faydalı olacaktır.

Aristoteles’ci anlamda logia; dil’e dayalı isimlerin, “algıya” dayalı “doğa”daki nesnelere, “kategori öbeği” vasıtasıyla “bağlamak” icraatıyla fizik’i ve metafizik’i çerçeveler. Bu çerçeve itibariyle hocası Platon’un “kozmogoni’sindeki” “kozmos” kısmı,  algıya bağlı doğa’nın logia’sı olarak kozmologia’ya, “gonia (genesis)” kısmı ise “bios”ların “logia”sı olarak “bio-logia (biyoloji)”ya dönüşür. İlk biyolog olarak da kabul edilen Aristoteles için aslen “genesis”, yani “doğuş”, “bios” esasında varoluştur. Bu yaklaşımın “canlı’nın doğuşu” hususunu genetik ve biyolojik mahiyetle sınırlandıran bugünkü yaklaşımlardan esasen hiçbir farkı bulunmadığını, bu açıdan da ortaya çıkan “bilimsel ayrıntıların” mahiyetçe farklı bir esasa dönüşmemesi sebebiyle biyolojinin Aristoteles’ten sonra esas bir “ilerleme” kaydetmediğini burada belirtelim.  Bu durum kozmos açısından da aynen geçerlidir. Aristoelesci logia itibariyle kozmos, terkip esasındaki  “oluş-bozuluş” dairesinde bir “Oluşum”dur. Bu “oluşum”, cevher’ler itibariyle “belirli ve sabit”; arazlar itibariyle “süreklilik” içindedir. Bu sebeple de Aristoteles’in kozmosu ne doğar, ne de ölür. Aristotels’in kozmos’u “oluş’ur ve boz’u’şur”. Buradaki “oluş”, kozmogoni’deki “doğuş”un Aristoeles’ci “oluşum”daki karşılığıdır; “bozuluş” ise, kozmogoni’deki “ölüm”ün. Aradaki fark, Aristoteles’ci oluş’un bir doğuş (genesis) özelliği taşımamasından gelir. Doğuş itibariyle gelen şey, önceden bir zaman’a tâbî değildir. Bu yüzden doğuş yoluyla gelen kozmos’un kaynağı, kozmos itibariyle “belirli” bulunmaz. Oluş itibariyle gelen kozmos’ta, geliş kaynağı, gelen kozmos itibariyle “belirli”dir. Geliş’e önceden belirli oluş sebebiyle kaynak, gelen kozmos’u kapatır. Kozmos olarak kapanan her bir nesne, kapandığı nokta itibariyle “esarete düşer”.

Bu esaretin Anadoludaki en bilinen adı “varlıktır.” Yani kozmos, bu yolla çıkışı olmayan bir varlığa esir düşürülür. Ama iş bununla da sınırlı değildir.

Oluşum düşüncesindeki kozmos’un geliş kaynağının gelen kozmos itibariyle önceden belirli oluşu, “kaynak” tasavvurunu da bir çıkmaza sokar. Kendisinden gelinen kaynak ile kaynaktan gelenin bağı her ne kadar “ölçülü”, “uyumlu” ve “temelli” olsa da, bu ölçülü, uyumlu ve temelli ilişkinin arkasında bulunan “kendisinden gelinen kaynak”, “gelen kozmos” itibariyle “kendinden menkul”dür. Bu kendinden menkul oluşun en açık “belirtisi”, mesela logia’da çetin bir çok meseleye sebep olan “asimetri”, “irrasyonel sayı” hususlarında; sanatta “biçim- biçimlenen” hususlarında; “teolojide “temsil-tenzih” hususlarında; mantıkta “tümel-tikel” gibi hususlarda kendini tekrar tekrar gösterir. Aristoteles’ci logia’nın içinde ikamet eden “entelektüel bilinç” ise bu hususlarda hiçbir “esas” meseleye temas etmeyi bir türlü beceremez. Bu kendinden menkul oluş’un bir diğer önemli “sakatlığı” da, kendisinden gelinen kaynak ile, gelen kozmos’un “kuvvet bağı”nın kopartılmasıdır ki, bunun neticesinde, uzay ve zaman meseleleri logianın yani fikriyatın her cihetten ebedî çıkmazları hâline gelir.

Aristoteles’in kozmos’u doğmadan “oluşur” ve ölmeden “bozuşur”. Bu itibarla da sahte bir varlık alanı oluşturur. Bu yüzden, doğmamak cihetiyle sabit ve belirli kalan aslında kozmos değil, Aristoteles’in sahne’sidir; bu sahne, kendi esası itibariyle “ölmemek” cihetiyle de “süreklilik” gösterir. Bu, doğumsuz ve bu yüzden ölümsüz kozmos’a giren, yani sahneye düşen, yani “entelektüel bilinç”, “sürekli” algılar, “sürekli” düşünür ve “sürekli” inceler; kozmos’a mahsus gerçek bir başlangıç ve son bulamadan; bu itibarla da kozmos olarak doğamadan.

Bu netice itibariyle değişimde “sabit” tutularak “dirençli” hâle getirilmek istenen, sanıldığının aksine mesela “kozmogoni” anlatan değil, aksine “kozmoloji” anlatandır. İnsan ve kozmos, böylece “eski’t’ilir”.

İnsan’ın ve kozmos’un “eski’t’ilme’k”ten kurtarılması için, “kozmos”un ve İnsan’ın “doğ’ma’sı” gerekir, ve bu doğuş’u mümkün kılan “kuvvet”in bulunması gerekir.

Netice itibariyle kozmogoni’nin kozmos ciheti, Aristoteles’le başlayan “Oluşum” sahnesinin kurulmasıyla  “logia’nın” kapılarından çıkartılmıştır. Yaklaşık ikibin sene sonra gelen Newton mekaniği ile bu kapıların üzerine duvar örülür. Kozmogoni’nin “genesis” ciheti de Darwin’le beraber “beklenen” perdede sahneye gelir. Birey’in bu kozmos’u ve genesis’i olmayan sahneden çıkışı hususu ise “ahlak adı verilen “ethike” ile alakalı teolojik uygulamalar açısından rahiblerin, “değerler fikriyatı” açısından “filozofların” aldıkları perdelerle oyuna getirilir. Böylece “logia” esasındaki teoloji, felsefe ve bilim vasıtasıyla “kozmos’un ve birey’in” başlangıcı ve sonu meselesi, bu kurulan “sürekli oyun”da kendine “sürekli seyirici” bulur; seyirciye oyunun ne zaman başladığı ve ne zaman son bulacağıyla ilgili hiçbir “meraklandırıcı” belirti bırakmayacak şekilde.

Hâl böyleyken günümüzde “kozmos” ve “birey” hakkında “bilgi” ve “evrensellik” arayanların analarından doğduklarında bir şekilde “kozmogoni” tasavvur ederken, yetişkinliklerinde  “kozmolojiye” merak salmaları ve her türlü “kozmogoni” meselesini “eskimiş” olarak görmeleri, yaygınlaşan “entelektüel bilinç” kültürüne “temas” etmeleriyle alakalıdır.

Yukarıda kısaca belirtilen bu ayrımların neticesinde anlaşılması gereken, kozmogoni ve mevcud kozmoloji arasındaki farkın “bireyselleşme” ile yakından alakalı olduğudur. Bireyselleşme ile kastedilen, üç’lü tasavvurun asıllarına kavuşturulması hususudur. Birey, hem kendini, hem alemi hem de bunların kaynağını bizzat farketmeden, ne birey olabilir ne de birey’lerden müteşekkil bir toplum olabilir.

Kuvvet’li” ve “Kudret’li” Ol’an Anadolu Mayası’na ve Anadolu’nun Mayalı’sına, yani kozmos’u öldürenlere, öldürüp de “yaratılışına” şâhid olanlara âşk ile…

Devam edecek.