İnsan, hayatı boyunca çok şey yapar; fakat asıl belirleyici olan, yaptıkları değildir. İnsanı biçimlendiren, geri çekilmeyenlerdir. Söylenmeyen sözler, atılmayan adımlar, ertelenen yüzleşmeler, yarım bırakılan yönlerdir… Bunlar görünmezdir; ama görünmeyen şeyler, insanın kaderini görünenden daha sert biçimde belirleyebilir.

Geri çekilmeyen şey içeride kalır. İçeride kalan şey de sessizleşir. Sessiz olduğu için fark edilmez. Fark edilmediği için sorgulanmaz. Sorgulanmadıkça zamanla doğal kabul edilir. Doğallaştıkça artık insanın kendisiymiş gibi hissedilir.

İnsan, burada hata yapar, taşıdığı şeyi kendisi sanır.

Bu yanılgı yavaş işler. İnsan, bir gün durup “ben buyum” dediğinde, aslında şunu demiş olur: “Ben, geri çekilmeyenlerin toplamıyım.”

Bu cümle dile gelmeyebilir; ama davranışlarda, tercihlerde, suskunluklarda açıkça okunur. İnsan, nereye gitse aynı sınırlara çarpar. Çünkü sınırı dışarıda değildir. Sınırı içeride, geri çekilmeyen şeylerin oluşturduğu dar alandadır.

Geri çekilmeyen bir tercih insanı geçmişe bağlar. Ama bu bağ, hatıra bağı değildir. Hatıra taşınabilir. Bu bağ, hesabı kapanmamış bir bağdır. İnsan, bu hesabı bilinçli olarak tutmaz. Lakin hesap içeride kendi kendine işlemeye devam eder. Zaman geçtikçe faizlenir. Faizlenen şey yaşanmamış ihtimallerdir.

Bu noktada insan düşünmeye başlıyor. Geriye doğru. Ne oldu, nasıl oldu, neden böyle oldu diyor. Bu sorular, bilme arzusundan doğmuyor. Bu sorular, ilerleyemeyen bir varlığın geriye yaslanma zorunluluğudur. Geriye bakmak, burada tercih olmaktan çıkan bir mecburiyettir. Çünkü ileri, henüz yaşanamamış olanın tehdidini taşımaktadır.

Geriye bakan zihin keskinleşirse ayrıntıları görür, bağlamları çözer, nedenleri ayıklar. Bu keskinlik, dışarıdan bakıldığında derinlik gibi görünür. İnsan, kendini “anlamış” hisseder. Oysa burada olan şey anlamak değildir. Burada olan şey, yaşanamayanın düşünceyle ikame edilmesidir.

İkame, hiçbir zaman eşit olmaz. Çünkü yaşanması gereken yer, düşünceyle doldurulamaz. Bu doldurma girişimi, bir süre idare eder. İnsan konuşur, anlatır, yazar, açıklar. Ama içerideki boşluk kapanmaz. Çünkü kapanması gereken şey bir bilgi değildir; geri çekilmesi gereken bir şeydir.

Bunlar geri çekilmediği sürece insan ileriye doğru adım atamaz. Atılan her adım, kontrollü olur. Kontrol, burada akıl esaslı da değildir; daha çok korkunun biçim kazanmış hâlidir. İnsan, ileride yeni bir yarım kalmışlık üretmekten çekindiği içindir. Bu çekinme, geleceği daraltacaktır. Daralan gelecek de yaşanabilir bir alan olmaktan çıkacaktır.

Gelecek, bu noktada aslında bir imkân değil; risk alanıdır. İnsan, ileride olacakları hayal etmez; ileride bozulabilecekleri hesaplar. Bu hesap bilgelik değildir. Bu hesap, taşınan geçmişin ileriye sızmasıdır. Bu hesapta gelecek, geçmişin gölgesiyle karartılmaktadır.

Bu kararma da bir anda olmaz. Yavaş yavaş gerçekleşir. İnsan, büyük hedeflerden vazgeçtiğini söyler, hayallerini küçülttüğünü, beklentilerini ayarladığını iddia eder. Bu söylem olgunluk gibi de sunulur. Oysa burada olan şey, yaşama alanının daraltılmasıdır. Alan daraldıkça da hareket azalır. Ve hareket azaldıkça, iç basınç artar.

Artan basınç, bir süre sonra kendini hüzün olarak hissettirir. Ama bu hüzün, bilinen türden değildir. Ağlatmaz. İsyan ettirmez. İnsan, neden ağırlaştığını bilmez. Hayat “kötü” değildir. Ama yaşanmamış olanların ağırlığı insanın üzerine yığılmıştır. Bu ağırlık, geçmişten gelir ama geleceğe yüklenir.

Bunlar dışarıdan görülmez. İnsan hâlâ işine gider, konuşur, gülümser. Ama içeride bir şey sertleşmiştir. Sertleşen bu şey, kalp değildir; zamanla kurulan bağdır. Zaman, artık akmaz. İnsan yorulur.

İnsan, burada ikiye bölünür: Düşünen bir zihin, ama yürüyemeyen bir varlık.

Ve bu bölünme sessiz ama ağır bir hüznün zeminini teşkil eder.

Geriye doğru düşünen zihin, ilk bakışta güçlüdür, çünkü geride olan sabittir. Sabit olan üzerinde durulur, tartılır, bölünür, yeniden kurulur. İnsan, geçmişiyle uğraşırken kendini etkin hisseder. Olan biteni anlamak, çözmek, yerli yerine koymak bir hâkimiyet duygusu üretir. Bu hâkimiyet, gerçeğe değil; hareketsizliğe dayanır. Hareketsiz olan her şey, düşünceye açıktır. Yaşanmamış olan ise kapalıdır. Bu nedenle yarım kalanla yaşayan insan, yaşanamayanın yerine düşünceyi geçirir. Düşünce, burada bir aydınlanma değildir; sırf ikamedir. Yaşayamadığını düşünerek telafi eden bir zihin, zamanla düşünmeyi hayat sanmaya başlamıştır o kadar.

Bu sanı sakıncalı bir yanılsamadır.

İleriye doğru yürümek yalnızca cesaret meselesi değildir. Cesaret, hâlâ içinde taşınan şeylere rağmen adım atmaktır. Oysa yarım kalanla yaşayan insan adım atarsa daha fazlasını taşıyacağını bilir. Bu bilgi açık değildir; ama içgüdüseldir. Bu yüzden ileriye doğru her hareket, bilinçsiz bir frenle karşılaşır. Bu fren, çoğu zaman mantık kılığında ortaya çıkacaktır. “Şartlar uygun değil” denecektir. Ama bu akıl, ilerlemek için değildir ilerlememek için çalışan bir akıldır. Akıl burada yolu kapatır.

Yol kapandığında insan geriye dönecek. Geriye dönmek kolay. Geri, zaten yaşanmıştır. Geri, direnmez. Geri, sorgulanabilir. Bu yüzden yarım kalanla yaşayan insan geride ustalaşır. Hafızası keskindir, anlatıları kuvvetlidir, değerlendirmeleri ikna edicidir. Bu ikna gücü, başkalarına değil; kendisinedir. Kendi kendini ikna eden zihin, bir süre sonra ilerlemeye ihtiyaç duymadığındandır bu. Çünkü ilerleme, burada bir kayıp riski taşır. İleriye doğru yaşamak, yeni bir şey olmak demektir. Yeni olmak, eski yüklerle birlikte mümkün değildir. Bu nedenle insan, yeni olma ihtimalini bastırır. Bastırılan ihtimal ile olan zamanla hüzne dönüşür.

Bu hüzün açık olmaz. Açık olsaydı, baş edilirdi. Bu hüzün ağırdır. Çünkü adı yoktur. İnsan, neye üzüldüğünü söyleyemez.

İnsan, burada kendini suçlayamaz. Çünkü suç, yapılan bir şeye yöneliktir. Oysa burada yapılmamış olanlar vardır. Yapılmamış olanlar için suç olmaz; yalnızca ağırlık olur.

Bu kısılma içten içe geri çekilmedir. İnsan, dünyayla arasına fark etmeden mesafe koyar. Bu mesafe, korunma gibi hissedilebilir. Ama korunulan şey hayat değildir. Korunulan, yarım kalmışlığın tekrar etme ihtimalidir. İnsan, tekrar yüklenmekten korkar.

Bu korku insanı daraltır. Ama güvenli olan canlı değildir.

Bu noktada insan fark etmeden kendi hayatının seyircisi hâline gelir. Yaşadıklarını izler, değerlendirir, yorumlar. Ama o hayatın içinde yürüyen biri değildir. Kimse fark etmez. İnsan da fark etmez. Çünkü hâlâ düşünüyor, hâlâ anlatıyor, hâlâ biliyor gibidir.

Yaşamak, ileriye doğru yük almayı göze almaktır. Yarım kalanla yaşayan insan bu yükü kaldıramayacağını bilir. Bu bilme, onu geriye sabitler. Burada yaşanmamış gelecekten gelen bir hüzün vardır.

İnsan, bir noktadan sonra geriye bakmaktan da yorulur. Geriye dönük düşünce, ilk zamanlarda bir güç verir. Olanı çözmek, bağlamak, anlamlandırmak insana geçici bir hâkimiyet duygusu sağlar. Fakat bu hâkimiyet, sürdürülebilir değildir. Çünkü çözülen şeyler, insanı ileri götürmez. Çözülen, yalnızca geride kalanı düzenlemeye yaramıştır.

Yaşanamamış olan, zamanla somut bir şeye dönüşmez. O, bir eksiklik olarak kalmaz; bir silüet, bir gölgeye bürünür. Bu da insanın her kararının arkasında durur. Seçimler yapılırken fark edilmez olabilir ama sonuçlar yaşanırken kendini hissettirir. İnsan, neden bazı kararların içini boşalttığını anlayamaz. Çünkü kararın kendisi değil; kararın götürmesi gereken yer eksiktir.

İnsan, bu eksikliği çoğu zaman geç fark eder. Fark ettiğinde ise artık geri dönemez. Çünkü yaşanamamış olan, yaşanmış olana benzemez. Onun telafisi yoktur.

Bu hâl, ileriye doğru yaşamanın önüne kalın bir perde çeker. Gelecek artık çağırmaz.

Bu yüzden insan, kendini oyalamaya devam eder. Oyalama, burada dayanma biçimidir. İnsan, yaşanamamış olanın ağırlığını hissetmemek için küçük uğraşlara tutunur. Bu uğraşlar anlamlı olmak zorunda değildir. Yeter ki zaman geçsin. Zaman geçtikçe ağırlığın hafifleyeceği sanılır. Ama ağırlık da hafiflemez. O ağırlık insanla birlikte yaşlanır.

Devamı olmayan cümleler, insanın iç dünyasında çoğalır. Konuşmalar yarım kalır. İstekler netleşmez. Kararlar askıda kalır. Hayatın tamamına yayılmıştır. İnsan, bu hâli normal sanır. Normal sandığı şeyle yaşamayı öğrenir. Ama bu çözülmeyen şey insanın içine yerleşir, zamanla karakter gibi görünür. İnsan, kendini böyle tanımlar. Tükenmiş itirazdır bu. Bu noktada hüzün, belirginleşir. Ama bu hüzün, ağlatan bir keder değildir. Bu hüzün, geri dönülemeyecek bir yerin fark edilmesidir. İnsan, hayatının bir noktasında durup bundan sonrasının, o zaman olabilecek şeyler için olmadığını hisseder

Bu his, cümleleşmez. Ama insanın içinde yer edinir. Elbette insan bu yükle yaşamayı öğrenir.

İnsanın her şeyin henüz mümkün olduğunu sandığı bir eşiği vardır. O eşik fark edilmeden geçilir. Geçildiği an hissedilmeyebilir. Ne bir ses çıkar ne bir işaret bırakır. Ama geçildikten sonra geriye dönüldüğünde fark edilir ki artık bazı şeyler mümkün değildir. Bu fark ediş, ani olmaz. Günlerin içine sızar. İnsan, ne zaman geçtiğini bilmez; ama geçtiğini hisseder. Burada panik yoktur. Burada ağır bir kabulleniş vardır. Tabi bu kabulleniş bir bilgelik değildir. Bu kabulleniş itiraz edecek gücün kalmamasıdır. İnsan, artık içinden “keşke” bile demek istemez. Çünkü “keşke” demek, hâlâ bir ihtimalin varlığını kabul etmektir.

İhtimalin çekildiği yerde zaman, akmaz. Zaman, birikmiş hâlde durur.

Yaşanmamış olan, hayal değildir. Hayal hafiftir. Hayal uçucudur. Yaşanmamış olan ise ağırdır; çünkü gerçek olabilecek kadar yakındı. İnsan, bu yakınlığı hatırlar. Ama hatırlanan bir an değildir. Hatırlanan, bir eşikte durulmuş olmasıdır. O eşiği geçmeyen adımın soğukluğu hâlâ ordadır, drmaktadır Bu soğukluk, insanın ileride yapacağı her şeyin içine karışır. İnsan, yeni bir şeye başladığında bile, o başlangıçta bir eksiklik hisseder. Başlangıç, burada taze değildir. Başlangıç, gecikmiş bir telafidir. Bu telafi, hiçbir zaman tatmin etmez. Çünkü bu telafi, yerini doldurmaz; sadece bir örtüdür.

“Artık geç” duygusu, insanı durdurmaz. Durdurmak için çok geçtir. Bu duygu, insanı mekanikleştirir. İnsan, alışkanlıkla yaşar. Sabah kalkar, akşam olur. Günler birbirine benzer. Benzerlik, burada düzen değildir. Benzerlik, ilerlemenin sona erdiğinin işaretidir. Bu aşamada insan, geçmişine bakmaz bile. Geriye bakmak da yorucu hâle gelir. Çünkü bakıldığında değiştirilebilecek bir şey kalmamıştır. Geri, artık yalnızca tanıdıktır. Tanıdık olan, teselli etmez; yalnızca tanıdık olduğu için katlanılabilir görünür. İleriye bakmak da boşluk yaratır. İleri, artık bir alan değildir. İleri, kapanmış bir kapıdır. Kapalı kapıya bakılmaz. İnsan, bakmaktan kaçınır. Kaçındıkça, kapının varlığı daha da belirginleşir. Bu belirginlik, insanın içine ağır bir sessizlik bırakır.

Bu da konuşarak bozulmaz. İnsan, başkalarıyla konuşur ama kendisiyle konuşmaz. Kendisiyle konuşmak, bu noktada tehlikelidir. Çünkü kendisiyle konuşan insan, yaşanamamış olanla baş başa kalır. Bu baş başalık ise dayanılmazdır.

Bu nedenle insan, kalabalıkları tercih eder. Gürültüyü, işi, meşguliyeti. Bunlar artık ayakta kalma araçlarıdır. İnsan bunlarla da olsa bir şekilde ayakta kalır ama elbette yaşamaz.

Bir süre sonra insan kendini izler hâle gelir. Yaptıklarına uzaktan bakar. Tepkilerini tartar. Hislerini kontrol eder. Bu kontrol, bilinçli değildir. Bu kontrol, daha fazla kaybetmemek içindir. İnsan, artık kaybetmeye tahammül edemez. Çünkü kaybedecek şey, dışarıda değil; içeridedir. İçerideki kayıp, telafi edilemezdir. İnsan, kendini bu kayıpla tanımlar; kendine ben, artık olmayacak olanlarla birlikteyim der.

Bir noktadan sonra insan, neyi kaybettiğini sormaz. Çünkü kayıp, artık bir olay değildir. Kayıp, bir hâl olmuştur. İnsan, bu hâlin içinde yaşar. Ne tamamen farkındadır ne de tamamen yabancı. Yabancı olmak için bile geçtir. İnsan, kendi hayatına içeriden bakamaz hâle gelir. Çünkü bakılacak bir iç kalmamıştır; yalnızca yerleşmiş bir ağırlık vardır.

Bu ağırlık, adlandırılmaz. Adlandırılırsa hafifler sanılır. Oysa bu anlamda adlandırılan şey, yalnızca kelime kazanır; yük yerinde kalır. İnsan, bu yüzden susmayı tercih eder. Ve bu susmak, söylenecek sözün artık hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin bilinmesidir.

Taşımak, yaşamaktan daha zordur. Yaşamak akış ister. Taşımak, direnç ister. Direnç, insanı sertleştirir. Sertleşen insan, kırılmamak için katılaşır. Katılaşan yapı, hissetmez. Hissetmeyen yapı, acımaz. Ama acımayan, rahatlamaz da. Geride kalan hayat, hatırlanmazdır. Hatırlamak için yaşanmış olması gerekir. Burada yaşanmış olan yoktur; sadece ertelenmiş olan vardır. Ertelenmiş olan, zamanla yok olmaz. Zaman, ertelenmiş olanı çürütmez. İnsanın içine batar. Bu batma da bir gün kendini açık eder. İnsan, bir sabah durur ve artık ne beklediğini bilmediğini farkeder.

Bu bir umutsuzluk değildir; çünkü umutsuzluk hâlâ bir beklenti içerir. Bu beklentinin çekilmesidir. Beklenti çekildiğinde, gelecek de çekilir. Geleceği çekilmiş bir insan, yalnızca geçmişin içinde dolaşır.

Orada alışkanlıklar oluşur ve alışkanlık, en ağır zincirdir. Çünkü zincir olduğunu hissettirmez. İnsan, bu zincirle yürür, oturur, konuşur. Zinciri fark etmez; çünkü zincir, kendisiymiş gibi hissedilir.

Ağırlaşan varlık, bir gün kendi ağırlığını fark eder. Bu fark ediş, bir uyanış değildir. Uyanış, yeni bir başlangıç gerektirir. Burada yeni bir başlangıç yoktur. Burada yalnızca olanın kabulü vardır. Kabul, burada barış değildir. Kabul, itirazın tükenmesidir.

İtirazın tükenince susarsın. Bu bir huzur olmayacaktır. Bu artık söyleyecek bir şeyin kalmamasındandır. Söylenecek bir şey kalmadığında insan yaşadığını zanneder ama yaptığı yaşamasını aslında sürdürmekten fazlası değildir.

Artık geriye kalan, taşınan ama hiç yaşanamamış bir hayatın ağır hüznüdür.