Yusufu kaybettim Kenan ilinde Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Yûnus
Ayrık, “birlikten ayrı”dır. Ayrışıklık cihetinden de, kendi içi ve kendi dışı “bir” ve “birlik” değildir. Yani ayrık’ın ayrışıklığı itibariyle iç’i bir alem, dış’ı ise başka bir alemdir. Ayrık, aynı zamanda eksiktir. Bu eksikliği gösteren alametlerden biri de, “nesne” eksikliğidir. Ayrık, nesne hususunda eksiklik içindedir. Bu eksikliği gidermek için de tahrik altındadır. Nesne eksikliği, mesela çok basit olarak beslenme açlığı duyan birinin nesne ihtiyacı olarak düşünülebileceği gibi, çok daha soyut ve düşünsel gibi görünen, epistemolojik ve ontolojik nesne ihtiyacı olarak da düşünülebilir. Yani bilmek için nesneleri incelemek de nesne ihtiyacıdır; bir şeye nasıl nesne deriz diye bir sorgulama itibariyle mesela “nesne metafiziği” veya “nesne felsefesi” yapmak da nesne ihtiyacıdır. Ayrık’ın cinsel tatmin için bir başkasına yönelmesi de bir nesne ihtiyacıdır, yani nesne eksikliğindendir. Kendi kendini tatmin ettiği durumda, kendini kendine nesne eder; yani esas aynıdır. Ayrışıklık cihetinden ayrılık, bu eksikliğin nedenlerinin başında gelir. Eksiklik, bu bakımdan aynı zamanda iç ve dış birliğine mahsus bir eksikliktir. Yani içi dışı bir değildir, bu nedenle de ayrık’ın “iç’li ve dış’lı”, “iç’i dış’ı bir”, bir nesnesi yoktur. Yukarıda ifade edilen “içi bir alem, dışı başka bir alem” ifadesiyle kastedilen budur.
Burada ayrık’ı çok geniş manada düşünürsek ve hangi meslekten olursa olsun, hangi gelenekten olursa olsun, bu hususun birlik dairesine girenler haricinde herkesi kapsadığını anlarsak, meselenin genişliği daha açık görülür. Meselenin genişliğinin anlaşılması bakımından da yararlı olacak bir meslek grubunu örnek göstererek, önceki yazıda kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bu meslek gurubu, “filozoflar” olarak anılır. Ancak web ortamının yer darlığı sebebiyle, bu yazı söz konusu noktaya giriş mahiyetindedir. Önceki yazılar ile bu yazıdaki girişle birlikte, sonraki yazıda, felsefenin kronolojik açıdan kabul gören başlangıç tarihine temas edeceğiz. Bu meyanda filozof adı verilen arkhe’cileri, yani Thales’i, Anaksimandros’u, Anaksimenes’i, Herakleitos’u, Empedokles’i, Parmenides’i, Puthagoras’ı, Demokritos’u ve Aristoteles’i “arkhe” ve “nesne” fikri itibariyle ele alacağız. Böylece söz konusu isimler itibariyle “başladığı” kabul edilen felsefenin, “tam nesne” ihtiyaçlığının sevki altında olarak “felsefe” adı verilen faaliyete sebep olduklarını öne süreceğiz. Bu hususta söz konusu görüşü esasen destekleyen resim, “osuia” fikri itibariyle, aslında Aristoteles’in resmidir. Bu bağlamda diğer isimlere, Aristoteles’in resmini görmek için temas edeceğiz. Platon’dan da kısaca bahsedeceğiz, “osuia” açısından ve talebesi Aristoteles’in “eidos ve hule” ayrışıklığına saplanmasının nedeni olarak “khora” açısından.
Bu grubun, “eksik nesne” illetiyle, nesne ihtiyacında olan ve geniş manada nesneye yönelen, bu açıdan da cinsel manada ve iştah manasında aç ayrık’larla bir açıdan aynı esasta olan başka bir tür ayrık’lardan müteşekkil olduğunu görmek, ayrık’ın tarih içinde “felsefe” başlığı altında neler eylediklerini anlamak için önemli olacaktır.
Basitlik sağlamak amacıyla meseleyi kolay görünür yerden alalım.
Besin, mal, mülk, ev, bark, eş, ortak, binek, âlet, teşkilatlanma, süslenme, pazarlama gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz bir çok farklı gibi görünen arayış ve uğraşı, esasen eksiklikten kurtulmaya yönelik tamamlanma ihtiyaçlarıdır. Bilgi aramak, veya nesnenin bilgisini aramak da eksiklikten kurtulmaya yönelik bir tamamlanma ihtiyacıdır. Örneğin, bunlardan besin arayan birisi, açlığını gidermek ihtiyacı duyan birisidir. Nesne bilgisi arayan birisi de bilgsine mahsus yerin eksikliğini gidermek ihtiyacı duyan birisidir. Besin ihtiyacı duyan, ihtiyaç duyduğu besini bulmak için çaba içine girer. Nesne bilgisi arayan da ihtiyaç duyduğu bilgiyi bulmak için bir çaba içine girer. Bu çabalar içindeki kişiler, ihtiyaç duyulan şeylere yönelik tahrik altındadır. Her ikisinin de içine girdikleri çaba, söz konusu ihtiyacın elde edilmesiyle biter ve böylece tahrik altındaki, eksiklikten kurtulduğunu hissederek durulur. Ancak, söz konusu eksiklik, zemin bakımından giderilmediğinde, tahrik ve çaba bir daha başgösterir. Eksikliğin zemin bakımından giderilmesi hâlinde ise, tahrik yerini sükûnete bırakır.
Besin arayan, dışsal anlamda nesne aramaktadır. Yani elde edilmek istenenler, geniş manada nesnelerdir (dışsal nesneler olarak). Mesela ekmek gibi, mesela süt gibi. Bu bakımdan besin ihtiyacı duyanın bir anlamda “nesne arayışında” olduğunu, ve aynı bakımdan “nesne eksikliği” içinde olduğunu anlarız. Ancak söz konusu bu nesne, dışsal bir nesneyse de, söz konusu muhtacın nesne eksikliği dışsal eksiklikten ibaret değildir. Söz konusu muhtacı harekete geçiren, aynı zamanda içsel manada da eksiklik, ve bu esasta tamamlanma ve bunun için de “tam nesne” aramak ihtiyaçlığıdır. Yani bu anlamda “nesne arayışı”, sadece “dış’sal nesne” arayışı değildir. Nesne arayışı, aynı zamanda “içsel nesne” arayışıdır. Örneğin besin ihtiyacı sebebiyle dışsal bir nesne olarak elma bulmak ve elmayı yemek, sadece görünenden ibaret şekilde bir beslenme faaliyeti değildir; söz konusu dışsal elmayı yemek, bu elmayla iç’sel anlamda da, geniş anlamda “nesne” yoluyla tamamlanmak, yani tam nesne olmak ihtiyacının sevki altındadır. Yani ayrık, elmayı hem midesi doysun diye yer, hem de diğer yerleri; mesela psukhe’si, mesela bilincine mahsus bir yeri, mesela zihnine mahsus bir yeri, mesela hayaline mahsus bir yeri, mesela “görü’süne” mahsus bir yeri. Bu anlamda ayrık’ın her yeri ile, geniş manada bireye mahsus topografyayı düşünmek gerekir. Üstelik ayrık, çoğun midesini bahane eder. Yani çoğu zaman aslında doyurmak istediği, midesi, yani bedeni değildir; diğer yerleridir.
Ev, bark, barınak için de benzer şeyler geçerlidir. Güvene alınmak istenen veya rahat ettirilmek istenen geniş manada ayrık’ın her yeridir. Bu nedenle “barınak” diye bir dışsal nesneye yönelmek, yani onu elde etmek ihtiyacı duyar. Böylece eksiklikten tamamlanmak yoluna gider. Ancak besinde de olduğu gibi, aynı zamanda geniş manada “tam nesne” olmanın sevki altında olarak. Bu noktayı “Dünya’nın Tesisi” başlıklı yazılarda açmıştık.
Nesne bilgisine ihtiyaçlık, elbetteki “yemek için besin” ve “sığınmak için barınak” ihtiyacıyla aynı mahiyette değildir; ancak ayrık’ın zemini, genel olarak “ayrılıktan” kaynaklı “eksiklik” içindedir. Bu eksiklik, geniş manada nesne eksikliğidir. Bu nedenle geniş manadaki “nesne” hakkındaki her faaliyet, söz konusu eksikliği gidermeye yönelik tahrikin de sevki altındadır.
Yani ayrık kişi, hem dışsal anlamda kendisinden diyelim ki uzaysal ve zamansal konum itibariyle ayrı olan nesnelere yönelir ve onları ele geçirmek ister ve bu manada “nesne eksikliği” içinde “nesne ihtiyacındadır”; hem de içsel manada bizzat “tam nesne olamamak” nedeniyle geniş manada “tam nesne’ye” yönelir; yani kendisini “tam bir nesne” eylemek ister ve bu manada “nesne eksikliği” içinde “nesne ihtiyacındadır”. Bu ikinci cihet, ayrık için esas cihet olmakla beraber, çoğun ilk anılan cihet görünür cihet olarak bu cihetin görünmesini engeller.
Böylece “nesne” kavramını bu yazıda basitçe ikiye ayırıyoruz: Dışsal nesne, ve içsel nesne. Nesne ihtiyacını da her ikisini de kuşatan şekilde “tam nesne ihtiyacı” olarak tesbit ediyoruz.
Bu manada “tam nesne”, içsel ve dışsal ayrımından kurtulmak olarak da düşünülebilir, “bir ve aynı nesne”ye ermek yahud bir şekilde “temas etmek” anlamında.
Bu yüzden her iki ciheti de kuşatan şekilde “nense ihtiyacı” altında olmak durumunu ifade edebilmek için, ayrık’ın “geniş manada nesne” ihtiyacı içinde olduğunu söylüyoruz. Yani geniş manada nesne ile, mesela hem dışsal nesneyi anlamak gerekir, hem içsel nesneyi, hem de “tam nesne idrakı”nı.
İç dünya ve dış dünya ayrımı, ayrıkın nesnelerini “dış nesne” ve “iç nesne” olarak ayırır. Yani, dış dünya, dışsal nesnelerden müteşekkil bir sahne olarak, iç dünya da içsel nesnelerden müteşekkil bir sahne olarak, ayrışıktır. İç sahne ve dış sahne ayrımı itibariyle ayrışan, bizatihi “dünya”dır, ve de bu dünyadaki “nesne”dir. Bu takdirde “ayrışıklık” ile kastedilen, “dünyanın ve nesnenin” “iç dünya ve dış dünya” olarak ayrışık olmasıdır. Geniş manada nesne ihtiyacı ile kastedilen de, “iç ve dış birliği olarak teşkil edilmiş dünya, yani nesne” ihtiyacıdır. Bu anlamdaki dünya da nesne de, ayrışıklığa izafeten ve kaynağıyla irtibatı bakımından, bir anlamda “tam’dır”. Dolayısıyla eksiklik ile anlaşılması gereken de, ayrışık dünyalar itibariyle ve kaynakla irtibatı itibariyle, dünya eksikliğidir. Yani netice olarak eksik olan, ayrık’ın dünyasıdır, yani iç ve dış ayrışıklığı nedeniyle “bir dünya” olamayan “ayrık’ın” bizzat kendisidir.
Bu bağlamda tam nesne, esasen “bir dünya’dır”. Ayrık, farklı koşullarda ve farklı gibi görünen bahanelerde esasen “bir dünya”yı aramaktadır. Çünkü, bu bağlamda, “tam nesne”, “bir dünya”dır. Ayrık ise, ayrışık iki dünya’dır; içi bir alem, dışı başka bir alem olarak.
Mesela ayrık, kendi içinde, kendine mahsusen düşünür, hayaller kurar, hedefler belirler, yargılamalar yapar, isteklerde bulunur veya yasaklamalarda bulunur; beğenileri, sevdikleri, beğenmedikleri, nefret ettikleri şeyler vardır. Ancak dış dünyası itibariyle söz konusu içsel ahvaline hemen hiçbir zaman mutabık bir dünya bulamaz. Dış dünya, iç dünya ile hemen her zaman uyuşmazlık içindedir. Böyle olunca da ayrık, iç dünyası ile dış dünyası arasında bir şekilde uyumluluk sağlamak zorunda kalır. Dış dünya serttir, iç dünya ise durdurulmaz bir istek içindedir. Bu itibarla da iç ve dış’ın ortak alanı olarak dünya, bir “mücadele ve dava alanı” konumuna gelir.
Eğer buradaki iç ve dış dünya ayrımını her ayrık canlı için düşünürsek, dünyanın, “iç dünya” ve “dış dünya” ayrışıklığındaki varlıkların “ortak alanı” olduğunu görürüz. Bu bakımdan her biri için düşünülen iç dünya(lar)ın istek ile güdümlü olduğunu varsayarsak, söz konusu dünyanın, “istenen ortak dünya” olduğunu anlarız. İç dış ayrışıklığı itibariyle de bu dünya, “iç’lerin”, arzulanan ortak “dış’ı”dır.
Ayrıklar, bu ortak dış’ta, esasen kendi içlerine bir dış ararlar. Esasen aranan ise, iç’e mahsus eksikliğin (yani iç ve dış ayrışması sebebiyle eksilen dünyanın), dış’a mahsus kılınan kaynak tarafından tamamlanabilmesidir. Bu bakımdan dünyada aranan şey, aslında “tam’lık”tır; bu bağlamda da “tam nesne’dir” (Bu bağlamda konuşulması gereken birçok marazi sorunu burada tafsilatıyla açmıyoruz.)
Fakat “tam nesne”, iç ve dış idrakın ayrışıklığı içinde, yani kısaca “ayrışıklık” içinde, elde edilmesi mümkün olan bir şey değildir. Bu nedenle bu anlamda “ayrışık ayrık”ın, “tam nesne idrakı”na mahsus “ihtiyacı”nın ayrışıklık altındayken giderilmesi imkansızdır. Ve bu sebeple de “ayrışık ayrık”, ayrık olduğu müdettçe, dünyaya karşı daimi tahrik altındadır. Daimî tahrik altında olarak da her çareye, her yola başvurmak zorundadır.
İç ve dış dünya ayrışıklığı hususunu biraz daha açalım.
Ayrışık ayrık insan; iç dünyasında düşünür, tasnif eder, terkib eder, evirir, çevirir, döndürür, değiştirir, sabitler, bir şeyden bir şey yapar. Dış dünyasında da hareket eder, tutar, parçalar, yapıştırır, durur, durdurur, döndürür bir şeyden bir şey yapar. Bakıldığında bir ayrışıklık yokmuş gibidir. Ancak durum böyle değildir. Çok sıradan bir deneyim açısından bile iç ve dış ayrışıklığı mesela hakkında içsel bir anlayışa bağlanan dışsal anlamdaki bir olgunun çelişmesiyle, yani birbirlerini nakzetmesiyle gün yüzüne çıkabilir. Yani dışsal olarak algılanan ve esası iç’sel olarak tesis edilememiş bir olgunun, bağlandığı içsel hükümle aynı olmadığını gösteren bir nakzetme, içsel olan ile dışsal olanı ayırır.
Bu anlamda nakzetme, “(hükme bağlanan) nesnenin tamlıktan bozunumu”dur. Yani tam olduğu düşünülen hükmün, bozulmasdır bu itibarla da hükmedenin eksilmesidir. Mesela Aristoteles’in “osuia” tasavvurunu esastan nakzedersek, Aristoteles’in osuia’sını bozunuma getiririz ve yok ederiz. Böylece Aristoteles söz konusu meselede yeniden düşünmek ve aramak durumuna gelir.
Başka bir örnek verelim. Dışsal açıdan duyumsanan bir nesne düşünelim. Mesela bir yeşil elmayı düşünelim. Bu yeşil elma, yenilerek veya çürüyerek duyumsamadan kalksın. Ancak elmanın hatırası (hem de yenmenin veya çürümenin her aşamasında idrak edildiği haliyle, elmanın her aşamasının hatırası) elmanın duyumsamadan kalkmasıyla gitmez. İç dünyadaki elma hatırası, elma yok olsa bile yerinde durabilir. Yani elma, dışarda yenilerek veya çürüyerek yok olmuş, ancak içerde varlığını sürdürmektedir (idrak edilen her aşamasıyla). Bu durumda elma nesnesinin duyumsanan cihetiyle başka, anımsanan cihetiyle başka esaslara tâbî olduğu görülür. Aynı elma, duyumsama itibariyle dışsal idrakın nesnesiyken başka, hatırlanma itibariyle içsel idrakın nesnesiyken başka esaslara tabi olarak ortaya çıkar. Yani aynı elma, iç elma ve dış elma olarak ikiye bölünmüştür, yani ayrışmıştır. Bu ayrışmadan sonra, dış elmaya mahsus esaslar ile, iç elmaya mahsus bir etkinin de tam olamayacağını anlarız. Mesela dış elmayı bozan fiziksel koşulların, iç elmaya doğrudan temas edemediklerini, yani dıştaki fiziksel dünyanın, içteki elmanın “kaynağı” olamadığını görürüz. Burada da iç ile dışın koşulları ayrışmıştır.
Biraz daha farklı bir örnek verelim. Dikdörtgen şeklinde ahşap bir masa düşünelim. Ayrık, dikdörtgen ahşap bir masayı kırarak, bu malzemeden başka bir şekilde, mesela üçgen şeklinde yeni bir masa yapmış olsun. Şimdi soralım: Ayrık, ahşap malzemeyi kırarak veya terkip ederek dikdörtgene ve üçgene esasen temas etmiş midir? Yani dikdörtgeni kırmış ve üçgeni yapmış mıdır?
Cevab verelim. Bu imkansızdır.
Anlatalım.
Ayrık’ın kırdığı geometrik bir nesne olarak “dikdörtgenin” kendisi değildir, sadece ahşap malzemedir. Bu malzemeden yaptığı da geometrik nesne olarak “üçgen”in kendi değildir, sadece ahşap malzemedir. Ahşap malzemenin kırılmasıyla veya terkip edilmesiyle, bir geometrik nesne kırılamaz veya terkip edilemez. Yani mesela dikdörtgen nesnesini, herhangi bir haldeki ahşap malzeme esasında tanımlayamayız. Geometrik nesne kendine mahsus matematiksel bir tanımla mevcuttur, yani matematiğe aittir, ahşapa veye benzer başka bir malzemeye değil. Burada kırılan da, terkip edilen de sadece ahşap malzemedir. Geometrik nesne olarak “dikdörtgen” ve “üçgen” bu bağlamda kırmaya veya terkip etmeye tâbî değildir.
Söz konusu ahşap masalar, ayrık bakımından, dış dünyadadır. Ancak söz konusu masaların oluşumu ve bozunumu itibariyle değişen şekilleri, ahşap malzemeden ayrışıktır; ilk bakışta farkedilmese de.
Ayrık, bu örnekte yaptığının ne olduğuna dikkatle bakarsa, ahşap malzeme ile geometrik nesnenin ayrışık olduğunu farkeder. Yani ahşap malzemeye mahsus esas ile, geometrik nesneye mahsus esasın farklı olduğunu farkeder ve eliyle kırmanın veya yapmanın “ayrışıklık esasında” olduğunu anlar.
Yukarıdaki örnekte kırmaya veya terkibe tabi olmamalarına rağmen, ayrıkın idrakı bakımıdan, bozunuma uğrayanın ve meydana gelenin ahşap malzeme üzerinden “dikdörtgen” ve “üçgen” olduğu hususunu da dikkatten kaçırmamak gerekir. Bunu da kısaca açalım.
Bu biraz daha farklı örnek itibariyle, ayrışıklığın bir diğer açıdan anlamını görüyoruz: Bir nesne, kendine mahsus zemine dayanmadığı yerde, ayrışıktır; yani ayrıştırılmıştır ve bu itibarla da eksiktir, yani eksikleştirilmiştir. Mesela yukarıdaki örnek itibariyle geometrik nesnenin zemini, ahşap malzeme değildir, ahşap malzemenin zemini de geometrik nesne değildir; bu sebeple bu nesneler zeminleri itibariyle ayrışıktır ve zeminleri itibariyle birbirleriyle birlik göstermedikleri müddetçe birbirleriyle olan bağlantıları eksiktir. Ayrık, geometrik şekle ve ahşaba kendi elinde zemin itibariyle birlik veremeden, ayrışık esasta birlik vermek suretiyle, her ikisini de ayrıştırarak eksiltir. Yani yaptığı birleştirme, aslında bir ayrıştırmadır, bir eksiltmedir. O yüzden burada ayrışık esasta birlik vermek ile kastedilen, ayrıkın yaptığı veya kırdığını, kendine “dikdörtgen (veya üçgen) ahşap masa” diye hükme bağlamış olmasıdır. Ayrışık esasta verilen birlik, “asl’en birlik” değildir.
Mesela doğadaki nesnelerin kendilerine mahsus kaynaktan neş’et etmeleri bakımından, geometrileri ile malzemelerinin ayrışık olduğunu söyleyemeyiz. Neye dayanarak söyleyelim. Elimizde bunu söyleyebileceğimiz bir hareket noktası bulunmuyor. Ayrık’ın yukarıda gösterildiği manada “ayrıştırması”nı genellemek suretiyle bu hususta bir hareket noktası bulamayız. Bu nedenle doğadaki nesnelerin, kendilerine mahsus kaynaktan ayrışık esasta neşet ettiğini söyleyemeyiz. Yukarıdaki örnekte verilen hüküm, sadece ayrışık ayrık için geçerlidir.
Ayrık, “dokunduğu” her şeyi ayrıştırır ve eksiltir; hem de “birlik” verdiğini ve hatta birleştiğini zannederek ve iddia ederek.
Oysa bir ve birlik esasındaki İnsan (ki birliğin kaynağı Kelam ve Kelam’ın Hükmü’dür), dokunduğu her şeyi birleştirir ve tamamlar; bazı hallerde görüntüde ayırıyormuş, kırıyormuş gibi görünse bile.
Yani esas olan, zeminin bir ve birlik mi, yoksa ayrı ve ayrık mı olduğudur.
Ayrık, birleştirmek “suretiyle” dahi ayırır. Bu yüzden de daimî tahrik altındadır, daima şaşkındır. Ne kadar saklarsa saklasın.
Uyaralım; birliğe sevkeden ve birliğin Yüzünden düşülen hayret ile, esası cehalet ve körlük olan şaşkınlığı birbirine karıştırmamak gerekir. Devam edelim.
İç ile dış ayrışıklığı ve nesne’nin kendi zeminden ayrıştırılmışlığı, “tam nesne”ye ermenin önündeki en önemli engellerdendir. Buradaki “tam” izafesini, eksikliğin sonradan oluşması bakımından bir kenara bırakırsak, bunu, “nesne’sizlik” olarak da ifade edebiliriz.
“Nesne’sizlik”, bu bağlamda ifade edildiği üzere, sonradandır. Yani ayrışmanın sonrasındadır. Ayrışma ise, zemini itibariyle, bizzat birliğe sonradır; yani muhdesdir. Burada “önce ve sonra” olarak ifade edilen kavramlar, “zamansal sıralılık olarak önce ve sonra” olarak anlaşılmamalıdır. Bunları, düşünce bakımından, “kavramsal sıralılık” esasında anlamak gerekir. Yani mesela, ayrık kavramını, birlik kavramına evvel olarak düşünemeyiz. Önce ayrıklık vardı, sonra birlik oldu, diye düşünemeyiz. Aksi halde, birliği inkâr etmiş oluruz; ve esasen “birlik” kavramı bakımından, saçmalamış oluruz. İnkâr etmiş oluruz, çünkü, birliği, ayrık unsurların birleştirilmesi neticesinde oluşmuş bir şey olarak düşünmüş oluruz ki, böyle bir birlik, sahte birliktir; yukarıda örneği verilen “üçgen yapımı”nda olduğu gibi. Saçmalamış oluruz, çünkü, birlik, bizzat birlik esasında bir nesne teşkil edilmeden anlaşılabilecek bir şey değildir. Birlik esasındaki nesne ise, bizzat birliğe dayalıdır. Devam edelim.
Söz konusu şekilde birliğe sonra olarak ihdas edilen, zemindir. Yani, birlikten başka bir zemine “geçiş” ve bu suretle esası birlik olmayan zemin ihdas ediştir.
Önce belirtelim. Kavramsal cihetten nesne’yi, zeminiyle beraber düşünürüz. Bir nesneyi, zeminsiz olarak düşünemeyiz. Aksi halde nesneden bahsedemeyiz. Zeminsiz nesne, “zemini eksik ev’e” benzer. Zeminsiz ev olmaz. Duvar, muallaka dikilmez. Nesne, kendisine mahsus zemine dayalıdır.
Ancak, zemin ve nesne, birbirlerinin aynı olarak düşünülemez. Aksi halde nesnesi bağlamında zemin olarak düşünülen şey için, bir zemin düşünmek gerekirdi. Bu ise abestir. Zemin, kendine mahsus nesnesinin dayanağıdır. Dayanak ile dayandırılan şeyin aynı olmasını düşünmek, “dayanak ve dayandırılan şey”den bahsetmemek demektir. Bu itibarla zemin olarak dayanak, dayandırılan şey olarak nesnesinden başkadır. Bu bakımdan nesnenin mevcudiyeti, kendisinden başka mahiyette olan bir dayanağa dayalıdır. Yani nesne ve zemin arasındaki fark, mahiyet farklılığıdır.
Bir nesne, kendine mahsus zemini ile beraber ele alınmadan, tam olarak idrak edilemez. Ancak nesne ve zemin arasındaki mahiyet farklılığı nedeniyle, nesnenin incelenmesi, zeminin anlaşılması için yeterli değildir. Zeminin anlaşılması için, nesne itibariyle zemine yönelmek gerekir. Zemin bulunmadan, nesnenin tam surette idrak edilmesi imkansızdır.
Nesne, zemini itibariyle bir başlangıça sahiptir. Başlangıçı olması itibariyle de son’a tâbîdir. Burada başlayan, zeminiyle beraber nesnedir. Yani başlangıç, bizzat nesnenin kendidir. Yine bu bağlamda nesne, kendi mahiyeti ve zemini itibariyle “sınır’a” tâbîdir. Yani nesne, hem son’ludur hem de sınır’lı. Nesneye mahsus zemin ise, nesne’nin mahiyeti cinsinden son’a ve sınır’a tâbî değildir. Çünkü nesne ile zemini mahiyetçe aynı değildir; bu bakımdan nesneye mahsus keyfiyette geçerli olan son ve sınır, o nesnenin zemini için geçerli değildir. Zeminin mahiyeti hakkındaki hükmü, zemin olduğu nesne itibariyle belirleyemeyiz. Ancak nesne üstünde tutulan belirlenim, zeminin de “sınır” itibariyle tutulmasıdır, yani belirlenmesidir; “bizzat belirlenim” ifade etmeden. Aksi halde nesne ile zeminini alakalandıramayız. Bu “bizzat belirlenim” olmayış sebebiyle söz konusu belirlenim, esasen “alakalandırmak”tan veya “ilişkilendirmek”ten ibarettir.
Bunlar genel kavramsal çerçevelerdir.
Ayrık, ayrılmak suretiyle zemin değiştirir. Sonra da ayrışmak suretiyle, nesneyi ayrıştırır ve eksiltir.
Bu itibarla nesnesizlik, zemin itibariyle, ayrılığa sonradır.
Ayrılmak itibariyle nesnesizliğe düşen ayrık, nesne ihtiyacına girer. Nesne ihtiyacını giderirse, tamamlanacağını ümit eder. Oysa nesnesizliğinin sebebi, zemin itibariyle ayrılmasıdır; bu yüzden bütün dünyayı ele geçirse bile, ihdas ettiği zemini yok edip de rücu etmeden, ne sükunet bulabilir ne de muradına varabilir; bunu bilmez. Böylece ayrık, sonu gelmez bir cehaletin içine düşer. İllâ men rahime Rabbî.
Şimdi konuyu filozoflar olarak anılan ayrıklara getirebiliriz.

