Bu yazıda, bir toplumun kendini güçle anlamlandırdığı anda başlayan içsel kaymanın nasıl olup da hem kolektif hem bireysel ölçeklerde aynı yasaya bağlandığını ele alıyoruz; Hud a.s kavmi örneği üzerinden; çünkü insanın tarih içinde kurduğu her büyük yapı, kendi iç dünyasında şekillenen kırılgan bir nizamın dış biçim kazanmış hâlinden başka bir şey değildir; Hud kıssası bu bağlamda bir değişmez bir esasın taşıyıcısıdır, sözü edilen surette; ve bu açıdan okunmasında mana vardır.
Toplumların yükselişi de çöküşü de, bireyin kendi zihin topografyasında kurduğu düzeneklerin büyütülmüş bir yansıması olarak okunmalıdır; bu bakımdan söylemek gerekirse, tarih sahnesinde kaybolan kavimler, ve onlardan Hud kavmi, yalnızca dışarıda olup biten olayların değil, insanın içsel körlüğünün de kayda geçmiş hâllerini taşıyan kıssalardır.
Burada Hud kıssasını tekrar belirtmeyeceğiz. Kıssayı yeniden hatırlamak için kaynağa dönüp bakmak yeterlidir.
Bu yazıda Hud kıssasından kısmen çıkarsanan hususları anlatırken bağlamı “kavim” suretindeki tabirle ifade ederek açıyoruz.
“Kavim”, bu yazıda aksi belirtilmedikçe Hud kavmidir.
Bir kavim, kaba hâkimiyeti kendi cevheri (ousia) sanmaya başladığında hakikatin sesi daralır, ve hakikat hiç hesap edilmedik yerlerden bir daha gelir ve yapacağını yapar, helake değin; kıssadan öne çıkardığımız asıl husus da budur.
Asıl hususu tekrar ederek başlıyoruz:
Bir kavim, kaba ve aslında izafi mahiyetteki hâkimiyeti kendi cevheri (ousia) sanmaya başladığında hakikatin sesi daralır; kıssadan öne çıkardığımız asıl husus budur. Ve bu asıl hususun ışığında öncelikle belirtilmelidir ki hakikatin daralması modern insana hakikat ulaştığında yaşanan o psikolojik dirençle aynı yasaya tabidir. İnsan, sahip olduğunu sandığı güç arttıkça uyarıyı tehdit sayar; tehdidi büyüttükçe de algısal savunma devreye girer. Ne çare ki bu savunma, dışarıda güven inşa ediyor gibi görünse de içeride giderek sertleşen bir direnme evresi üretir. Direnç arttıkça hakikatin teması daha keskin olur ve bu keskinlik, insana kendi taşlaşmış ve darbe isteyen yanıyla yüzleşmekten başka yol bırakmaz. Tarihî anlatıda bir kavmin uyarıyı küçümsemesi, bugün bireyin “modern insana hakikat ulaştığında” yaşadığı rasyonalizasyon refleksiyle aynı psikolojik niteliktedir; çünkü insan, taşıyamadığı hakikati küçülterek taşınabilir hâle getirmeye uğraşır. Bu küçültme, çoğu zaman akli sapma olarak işlemeye başlar: kişi doğruluğu değil, kendini rahatlatacak yorumu tercih eder. Böylece uyarı dışarıdan gelen bir söz olmaktan çıkar, içsel temsil hâline gelir ve bu temsil bastırıldıkça gerçeklik ilkesi zayıflar. Zayıflayan her ilke de, içsel yapının daha büyük sarsıntılara açık hâle gelmesine yol açar.
Kavmin o zamanlar “bizim yapılarımız ebedîdir” diye kurduğu vehim, modern insanın “benim düzenim yıkılmaz” diye içsel konuşmalarla oluşturduğu sahte bütünlükten farksızdır. Bu bütünlük, görünürde bir istikrar sunsa da aslında duygu yoksunluğu ve içsel kopukluk üreten bir savunma mimarisidir. İnsan kendini koruduğunu sanırken, gerçekte hakikatin temasını ertelemektedir. Oysa ertelenmiş hakikat birikerek ağırlaşır; ağırlaşan her hakikat, geri döndüğünde daha kesin bir aynaya dönüşür.
Hud kıssasındaki kavmin yaklaşan rüzgârı “rahmet bulutu” sanması da benzer doğrultuda, modern insana hakikat ulaştığında yaşanan algısal çarpılmanın ‘tarihin bu anı’ndaki bir örneğidir. İnsan, görmek istediğini görür; duymak istediğini duyar. Bu seçici algı yüzünden kişi, içsel baskıyı “geçici hâl”, ruhsal gerilimi “yorgunluk”, uyarıyı ise “abartı” sayar. Böylece hakikat görünmez olmaz; yalnızca yanlış bir adlandırmanın perde arkasına çekilir. Ama perde inceldikçe gerçek dokunuş sertleşir, keskinleşir.
Bu bakımından kıssadaki kavmin içsel helake yürüyüşü ile modern insana hakikat ulaştığında ortaya çıkan ruhsal sarsıntı aynı esasa dayanır. Çöküş dışarıdan gelmiyor, insan orada, taşıyamadığı hakikate karşı geliştirdiği sert savunmanın altında ezilyordur, olan budur.
Demin de söylediğimiz üzere, bir toplumun dış (ekso, ex) ihtişamı ne kadar büyürse, hakikatin sesi o kadar incelir; çünkü insanın kendi iç mimarisinde yer eden güç vehmi, duyusal algıyı daraltan bir perde hâline gelir. Bu perde, ne bir anda oluşur ne de bir anda kalkar; alışkanlık hâline gelmiş bir zihinsel kapanmanın sonucudur. Zihin, kendi kurduğu düzeni tehdit eden her şeyi “fazla”, “gereksiz”, “uygunsuz” diye sınıflandırır ve bu sınıflandırma, modern insana hakikat ulaştığında ortaya çıkan en temel savunmalardan biridir. Kavmin Peygambere “akılsız, yalancı, bozucu” demesi ne ise, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi iç sezgisine “abartıyorsun, gereksiz hassasiyet bu, hayat böyle” demesi odur; çünkü her iki durumda da ortaya çıkan şey hakikatin ağırlığı değil, o ağırlığı taşıyamayan benliğin savunma refleksidir. İnsan hakikati duymak istemediğinde, önce söyleyeni küçültür; sonra sözün anlamını daraltır; ardından da kendi zihninde etkisizleştirmek için rasyonalizasyon üretir. Bu rasyonalizasyon, psikolojide bilindiği üzere, bireyin içsel gerilimini azaltmak için başvurduğu bir düzenleme biçimidir; fakat gerilimi azaltır gibi görünse de, gerçekte taşıyamadığı ağırlığı ertelemekten başka bir işe yaramaz.
Bu nedenle uyarıyı tehdit olarak algılayan zihin, söyleyeni küçültmenin onu koruduğunu sanır. Oysa küçültülen hakikat değil, insanın kendi taşıma kapasitesidir. Bir kavmin peygamberine yönelttiği suçlamalarda görülen saldırgan ton, modern insana hakikat ulaştığında kişinin vicdani çağrısını bastırmak için kullandığı içsel gürültüyle aynıdır. Gürültü arttıkça içsel temsil bulanıklaşır, bulanıklaştıkça direnme evresi sertleşir; ne çare ki bu sertleşme, ancak büyük bir kırılmayla görünür hâle gelir.
Kıssada kavmin güç gösterisine dönüşmüş yapılarının ardında yatan asıl motivasyon, modern insanın başarı, statü, unvan ve kimlik gibi dışsal unsurlarla kurduğu sahte güvenlik mimarisiyle aynı mahiyettedir. İnsan dışarıda güç topladıkça içeride kırılganlaşır; çünkü dışarıdaki güvenlik, içerideki boşluğu doldurmaz, yalnızca görünmez kılar. Boşluğu görünmez kılan her düzenek, hakikatin temasını geciktirir ve geciken temas, geri döndüğünde daha keskin bir biçim (morfe) alır.
Kavmin uyarıyı alayla karşılaması da algısal savunmanın en rafine şeklidir. Alay, inkârı zarif gösterir; zarafet ise reddedişin sertliğini örter. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin “bunun bir anlamı yok”, “bu duygu gereksiz”, “ben zaten bunu biliyorum” demesi aynı alaycı küçültmenin içsel formudur. Oysa kişi bilmekle dönüşmeyi eşitlemediği sürece hakikati duymak, yalnızca geçici bir farkındalık üretir. Farkındalık artar, fakat dönüşüm gerçekleşmez; dönüşmeyen insan, bilgiyi savunma biçimi hâline getirir.
Bu bakımdan söylemek gerekirse, kavmin “bizden daha kuvvetlisi yaratılmadı” diye övündüğü yer, modern insanın “ben bu hayatı böyle sürdürebilirim” diye kendine güven verdiği yerle aynı psikolojik zemini paylaşır. Güven, hakikate açıklıkla değil, çoğu zaman içsel kaygının bastırılmasıyla ortaya çıkar. Bastırılan kaygı, uygun koşullarda geri döner ve geri döndüğünde artık uyarı değildir; bir hâl, bir sarsıntı, bir yüzleşmedir.
Kavmin uyarıya karşı gösterdiği küçümseme ile modern insana hakikat ulaştığında ortaya çıkan direnç, aynı durumun iki farklı görünümüdür: İkisi de hakikati değil, hakikatin doğuracağı değişimi reddeder. Çünkü insan değişimi değil, değişimin açacağı çıplak alanı korkunç bulur. Anlaşılması gereken budur.
Görülmektedir ki insan, hakikatin sesini çoğu zaman işitemediği için değil, işitmek istemediği yerde kendi iç gürültüsünü yükselttiği için duyamaz. Bir kavmin yaklaşan felaketi “rahmet” sanması, modern insana hakikat ulaştığında ortaya çıkan seçici algının (aisthesis) tarihsel bir görünümüdür; çünkü zihin, kendi düzenini korumak için gerçeği değil, gerçeğin tehdit etmeyeceği yorumu tercih eder. Bu tercih, bir falldown değil, zihin topografyasını sabitleme çabasıdır.
Kavmin uyarıya rağmen rahatlaması ile modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi içsel baskıyı “yorgunluk”, “geçici hâl”, “duygusal gürültü” diye adlandırması aynı algısal savunma biçiminin iki farklı sahnesidir. Bu adlandırmalar, psikolojide bastırmanın yanında rasyonalizasyonun da aktif olduğu durumlara işaret eder; çünkü insan, tehdit algısını yumuşatmak için düşünceyi duyguya karşı bir bariyer olarak kullanır. Bariyer büyüdükçe hakikat daralır; hakikat daraldıkça içteki gerilim görünmez olur; görünmez olanın geri dönüşü ise her zaman daha serttir.
Kavmin peygamberine yönelik küçültücü söylemleri, aslında kendi korkularını taşımaya güç yetiremeyen bir zihnin ürettiği savunma refleksidir. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi sezgisine “hatalı”, “abartılı”, “fazla hassas” demesi de aynı içsel savunmanın psikolojik formudur. İnsan, doğruluğu değil; doğruluğun kendisine getireceği sorumluluğu reddeder. Reddedilen sorumluluk bir süre sonra bilinçdışı suçluluk üretir ve bu suçluluk, bireyin davranış örgüsünde parçalı bir direnç izine dönüşür.
Bu nedenle toplumların helake yürüyüşündeki en belirgin işaret, hakikatin sesinin küçülmesi değil, o sesin tehdit gibi algılanmaya başlanmasıdır. Modern insan için de durum aynıdır: Hakikat ulaştığında kişi önce geri çekilir, sonra karşı çıkar, ardından da inkârın inceltilmiş biçimi olan “normalleştirme” sürecine geçer. Normalleştirme, davranış asimilasyonu yoluyla kişinin içsel acıyı sıradanlaştırmasıdır; ancak sıradanlaşan acı kaybolmaz, yalnızca görünürlüğünü değiştirir.
Kıssada kavmin yaklaşan rüzgârı “rahmet” olarak görmesi, modern insanın da kendisini zorlayan içsel çağrıyı “ben bunu aşarım, bana bir şey olmaz” şeklinde hafifletmesiyle aynı psikolojik mekanizmaya dayanır. Her iki durumda da insan, hakikatin ağırlığını değil, o ağırlığı taşıyamayacak kadar daralmış bilinci saklamaktadır. Daralan bilinç, kendine güven olarak görünür; fakat bu güven, aslında içsel temsilin parçalanmaması için kurulan kırılgan bir kalkan gibidir. Bir toplumun helake karşı körlüğü, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi içsel karmaşasını “karakterim böyle” diye meşrulaştırmasıyla aynı zeminden beslenir. Bu meşrulaştırma, zihnin yaptığı en ince savunmalardan biridir; çünkü yanlış olanı doğru gibi göstermez, yalnızca yanlışın görünürlüğünü azaltır. Görünürlüğü azalan yanlış, daha büyük bir kırılma potansiyeli taşır.
Bu bakımdan söylemek gerekirse, hem kavmin hem de modern insanın hakikati yanlış okumaya başlamasının nedeni hakikatin değişmesi değil, okunma biçiminin bozulmasıdır. İnsan, görmek istediğini gördüğü yerde hakikatin uyarısı zayıflar; uyarı zayıfladıkça direnç güçlenir; direnç güçlendikçe çöküş kaçınılmaz hâle gelir. Anlaşılması gereken budur.
Görüldüğü üzere, insanın hakikate karşı geliştirdiği en yaygın savunma biçimi, uyarıyı küçümsemektir; çünkü küçümsenen hakikat değil, hakikatin insanı mecbur bırakacağı dönüşümdür. Bir kavmin peygamberine “bu sözlerin bize bir etkisi olmaz” demesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “ben zaten böyleyim, bu duygu hayatımı değiştirmez” demesiyle aynı psikolojik örgüdedir. Her iki durumda da ortaya çıkan şey, hakikatin ağırlığını taşımak istemeyen bir bilincin direnme evresidir.
Küçümseme, dış alanda bir özgüven gibi görünse de, içsel temsil düzeyinde bastırma ve rasyonalizasyonun birleşimidir. İnsan tehdit algıladığında, önce sözün kaynağını değersizleştirir; değersizleştirme, algısal savunmanın önden gelen bir katmanıdır. Fakat ne çare ki bu savunma, hakikatin gelişini durdurmaz; yalnızca geciktirir. Geciken hakikat her zaman daha ağır gelir.
Kavmin yüksek sütunlarla kurduğu ihtişam, modern insanın zihin mimarisinde “statü, başarı, güç, kendine yeterlik” gibi kavramlarla inşa ettiği sahte güvenlik yapılarının dış biçimidir (morfe). Bu yapılar, bireyin hem narsistik yarasını korur hem de kendi kırılganlığını görünmez kılar. Görünmez kalan her kırılganlık, zamanla içsel çatlak hâline gelir. Çatlak büyüdüğünde ise ilk temas eden şey hakikat olur. Hakikatin bu teması, saldırı değil, insanın yıllarca ihmal ettiği içsel sesin geri dönüşüdür.
Modern insana hakikat ulaştığında kişinin “hayatın akışı böyle, herkes böyle davranıyor” diyerek kendini ikna etmeye çalışması, psikolojide davranış zincirini meşrulaştırma eğilimi olarak bilinir; ancak meşrulaştırılan düzenek, gerçekte bir savunma mekanizmasının yeniden paketlenmiş hâlidir. Böylece kişi, kendi içsel kırılganlığını “normal” adı altında saklar. Normalleştirilen çarpıklık ise hem bireyin hem toplumun çöküşünü hızlandıran en sinsi dinamiktir. Kavmin uyarıya karşı alaycı bir tonla yönelmesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendini hafife alır gibi konuşmasıyla örtüşür; alay, savunmanın en rafine şeklidir. Alay eden kişi, aslında içsel acıyı taşımaya hazır değildir. Bu nedenle alay, bir akli sapma biçimi olarak işler: Gerçeğin ağırlığı hafifletilir, fakat hafifletilen ağırlığın kendisi değil, onu taşıma sorumluluğudur. Çünkü kıssada toplumun “bize bir zarar gelmez” sözü, modern insanın “bu duygu beni sarsmaz” diye kurduğu içsel konuşmanın tarihsel izdüşümüdür. Fakat insanın kendine söylediği bu cümleler, çoğu zaman ego savunmasının bir ürünüdür; gerçekliğe uyum değil, gerçeklikten kaçıştır. Kaçış sürdükçe kişi, kendi psukhe’sinde sürekli ertelenmiş bir yüzleşme biriktirir. Biriken her yüzleşme, gecikmiş bir hesap olarak geri döner.
Bu nedenle söylemek gerekir ki, kavmin ve geniş manada bireyin uyarıya rağmen değişmemesi, uyarının zayıflığından değil, içsel yapının katılaşmasından kaynaklanır. Katılaşan yapı, şahıs tarafından “düzen, istikrar, karakter” gibi adlarla kutsanır; oysa bu kutsama, çürümeyi gizleyen bir perdenin adlandırılmasından başka bir şey değildir. Perde inceldikçe hakikat görünür hâle gelir ve görünen her hakikat, insanın kendine dair yanılsamasını parçalar.
Bu bakımından anlaşıldığı üzere, söz konusu kavmin ve modern insanın helake yaklaşmasını belirleyen şey dışsal bir olay değil, içsel kaybın fark edilmez hâle gelmesidir. İnsan, taşıyamadığı hakikati küçültür; küçülttüğü hakikatin geri dönüşünü ise “ani bir çöküş” sanır. Oysa çöküş ani değildir; yıllarca biriken direncin aynı anda bıraktığı yükün ağırlığıdır. Anlaşılması gereken budur.
İnsanın hakikate karşı en kritik kırılma noktası, hakikatin söz olmaktan çıkıp hâle dönüşmesidir; çünkü söz, kişi tarafından bastırılabilir, ertelenebilir, yeniden yorumlanabilir; fakat hâl, bilincin savunma düzeneklerini aşarak doğrudan iç temsil alanına temas eder. Kavmin yedi gece ve sekiz gün süren fırtınayla yüzleşmesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi iç dünyasında bir anda beliren sarsıntının büyütülmüş biçimidir. Bu sarsıntı dış bir saldırı değildir; içeride yıllarca biriken direncin ağırlığıdır, izafi de olsa bir hal içinde.
Hakikat, çoğu zaman insanın zannettiği gibi ince bir çağrı olarak gelmez; insan çağrıyı işitmediğinde hakikatin tonu değişir, önce rahatsızlık, sonra huzursuzluk, ardından baskı ve nihayet bir kırılma olarak hissedilir. Bu aşamalar, psikolojide direnme evresinin giderek sertleşmesiyle açıklanır; çünkü bastırılan her uyarı, geriye dönmek için daha büyük bir kuvvet toplar. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin hissettiği yoğun içsel sıkışma tam da bu bastırılmış ağrıların yüzeye çıkma çabasıdır.
Kavmin yaklaşan rüzgârı “rahmet” sanması ne kadar trajik bir algı yanılmasıysa, modern insanın içsel sarsıntıyı “stres”, “yorgunluk”, “geçici duygu durumu” diye sınıflandırması da aynı yanılgıdır. Bu sınıflandırma, algısal savunmanın başarısı gibi görünse de gerçekte içsel gerilimleri maskelemekten başka bir işlev taşımaz. Maskelenen gerilim, davranış zincirinin en zayıf halkalarında birikir ve kişi en beklemediği anda o halkaların koptuğunu hisseder.
Kıssada toplumun uyarıyı tehdit gibi algıladığı yerde, modern insana hakikat ulaştığında kişi kendine yönelik içsel çağrıyı “fazla duygusal”, “gereksiz hassas”, “uygunsuz” diye geri iter. Bu geri itiş, düşkün psukhe’nin kendini koruma çabasıdır; fakat korunan şey hakikat değil, benliğin kırılabilir yapısıdır. İnsan kırılma ihtimalini tehdit saydığı için hakikatin temasını ertelemeye çalışır. Oysa ertelenen hakikat güçlenir; güçlenen hakikat geri döndüğünde artık bir uyarı değil, bir iklimdir.
Kavmin yüksek sütunlarla kurduğu ihtişamlı yapıların bir rüzgârla yere serilmesi, modern insanın yıllarca biriktirdiği sahte bütünlüğün bir içsel şokla dağılmasıyla aynıdır. Bu dağılma, kişinin zannettiği gibi dış koşulların ani değişiminden doğmaz; içsel yapının uzun süre taşınan gerilim karşısında dayanıklılığını yitirmesinden doğar. Kendine güven olarak adlandırılan çok şey, aslında yalnızca içteki çatlağın üzerini örten ince bir örtüdür.
Bir toplumun helake yaklaşmasında belirleyici olan şey, uyarının işitilmemesi değil, işitildiği hâlde dikkate alınmamasıdır; modern insana da hakikat ulaştığında kişinin “ben bunu duydum, biliyorum” diyerek harekete geçmemesi de aynı mekanizmadır.
Bu nedenle söylemek gerekir ki, insanın çöküş sandığı an, hakikatin ağırlığından değil, insanın kendi biriktirdiği direncin çökmesinden doğar. Direnç çöktüğünde insan “ben yıkıldım” zanneder; oysa yıkılan insan değil, insanın kendine dair kurduğu sahte dayanaklardır. Modern insana hakikat ulaştığında yaşanan en büyük açıklık da budur: yıkım değil, yıkımın ardında görünen gerçek cevherin (ousia) çağrısı.
Hakikat bir sözle gelmediğinde bir iklim, bir dünya suretinde gelir; söz ertelenebilir, fakat dünya ertelenemez. Dünya geldiğinde savunmalar çöker; savunmalar çöktüğünde insan kendi merkezine geri çağrılır. Bu çağrıyı işiten kurtulur; işitemeyen ise kendi gecikmesinin ağırlığı altında sıkışır. Anlaşılması gereken budur.
Diğer yandan belirtmek gerekir ki, insan hakikati duymaz değil; hakikati duyduğu anda onun gerektirdiği dönüşümü taşımaya hazır olmadığı için duyduğunu inkâr eder. Bir kavmin peygamberine “senin sözün bizde karşılık bulmaz” demesi ne ise, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “bu hissin bana söylediği bir şey yok” demesi de odur; çünkü inkâr, hakikatin değil, hakikatin açtığı çıplak alanın reddidir. İnsan dönüşümden değil, dönüşümün göstereceği boşluktan korkar.
İnkârın en ince biçimi, kişinin kendi savunmasını mantık diye sunmasıdır. Kıssada kavmin peygambere “sen akıl dışı konuşuyorsun” demesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “ben rasyonelim, bu duyguların bir geçerliliği yok” demesiyle aynı psikolojik örgüdedir. Bu örgü, rasyonalizasyonun en keskin hâlidir: Zihin, hakikati değil, hakikatin tehdit ettiği benlik imgesini korur. Korunan imge ne kadar kırılgansa, savunma o kadar saldırgan bir tona bürünür. Savunma saldırganlaştığında hakikatin sesi kesilmez; yalnızca zihin onu işitemeyecek bir seviye yaratır. Bu durum, psikolojide algısal savunmanın ileri aşamalarından biri olarak bilinir. İnsan, içsel rahatsızlığını “önemsiz”, “geçici”, “hayatın doğal akışı” gibi söylemlerle nötralize etmeye çalışır; oysa nötralize edilen şey rahatsızlık değil, rahatsızlığın yarattığı farkındalıktır. Farkındalık bastırıldıkça içsel temsil bulanıklaşır.
Kavmin uyarıyı tehdit sanmasıyla modern insana hakikat ulaştığında kişinin vicdanını “engel” gibi hissetmesi aynı eğilimden doğar: İnsan, kaybetmekten korktuğu için hakikate direnç gösterir. Direnç arttıkça zihin kendi içinde katılaşır; katılaşma arttıkça esneklik kaybolur; esneklik kaybolduğunda kişi kendi ruhsal mimarisinin en kırılgan noktasına yaklaşmış olur. Bu noktada en ufak hakikat teması bile bir sarsıntı etkisi yaratabilir.
Kavmin yaklaşan felaketi algılayamaması, modern insanın içsel yarasını “ben böyleyim” diye meşrulaştırmasıyla aynıdır; çünkü meşrulaştırma, çürümenin fark edilmesini engelleyen en sessiz savunmadır. Çürüme sınırlarını değiştirmez, yalnızca görünürlüğünü azaltır. Azalan görünürlük, bireyin kendi içsel karanlığını sıradanlaştırmasına yol açar; sıradanlaşan karanlık ise en sonunda bir kırılma olarak geri döner.
Ne çare ki, insan hakikati reddettikçe hakikatin geri dönüşü daha sert olur. Kıssada rüzgârın birden bire yıkıcı bir kuvvetle gelmesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin yıllardır bastırdığı duyguların bir anda yükselmesiyle aynıdır. Bu yükseliş dış bir baskının değil, içeride biriken ve taşınamaz hâle gelen duygusal tortunun sonucudur. Tortu büyüdükçe, insan kendini “ani bir çöküş” yaşamış gibi hisseder; oysa çöküş ani değildir yalnızca görünürlüğü ani olmuştur.
Kavmin tüm uyarılara rağmen değişmemesi, modern insanın kendi içsel çağrısını “zamanla geçer” diyerek ertelemesine denktir. Erteleme, psukhe’nin en sinsi savunma biçimidir; çünkü ertelenen her hakikat geri döndüğünde daha büyük bir ağırlık taşır. İnsan bu ağırlığı dış olaylara yükleme eğilimindedir; oysa dışarıda görünen yalnızca içerideki gecikmiş çözülmenin sahneye çıkmış hâlidir.
Bu bakımından söylemek gerekir ki, hem toplum hem birey hakikati duymadığı için değil, hakikati taşıyacak içsel zemini kaybettiği için çöker. Zemin kaybolduğunda hakikat düşman gibi görünür; oysa düşmanlık, hakikatin değil, hakikatten uzak kalmış benliğin ürettiği bir yanılsamadır. Anlaşılması gereken budur.
Bir toplumun helake yürüyüşündeki en belirgin işaretlerden biri, kendi durumunu “olağan” saymaya başlamasıdır; çünkü olağanlaştırılan her çarpıklık, farkındalığın yokluğuyla beslenen bir çürüme üretir. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi içsel yorgunluğunu “karakterim böyle”, “ben hep böyle hissetmişimdir” diye adlandırması da aynı çürümenin bireysel formudur. Bu adlandırmalar, psukhe’nin istikrar yanılsaması yaratmak için kullandığı savunmalardır; fakat istikrar sanılan şey çoğu zaman duygusal uyuşma hâlidir.
Kıssada bir kavmin “biz böyle geldik böyle gideriz” demesiyle modern insana hakikat ulaştığında kişinin “hayatımın düzeni bu, değiştirmeme gerek yok” demesi de aynı mekanizmayı gösterir: İnsan, alışkanlığı hakikate karşı zırh olarak kullanır. Alışkanlık, yanlış olanı doğru gibi göstermese de yanlışın görünürlüğünü siler. Görünürlüğü silinen her yanlış, derinleşir; derinleyen yanlış ise bir gün insanın önüne, artık saklanamaz bir yüzleşme olarak çıkar.
Kavmin uyarıyı tehdit sayması, modern insana hakikat ulaştığında kişinin vicdanından gelen çağrıyı “beni huzursuz eden gereksiz bir gürültü” gibi duyumsamasıyla aynıdır; çünkü zihin, içsel çağrıya yönelmek istemediğinde onu akli sapma gibi yorumlar. Oysa sapma olan duygu değil, duyguya eşlik eden direncin yarattığı çarpıtmadır. Direnç arttıkça insan kendi iç mimarisini sıkıştırır; sıkışan mimari, en küçük titreşimde bile sarsıntı yaratır.
Kavmin peygamberine yönelttiği “sen bize kötülük getirdin” suçlaması, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi içsel huzursuzluğunu dış koşullara yüklemesiyle örtüşür. Psikolojide bu durum dışsallaştırma olarak adlandırılır: İnsan, içsel acının kaynağını kendinde görmek istemediği için onu başka bir yere taşır. Fakat taşınan acı, taşındığı yerde çözülmez; yalnızca görünürlüğü değişir. Değişen görünürlük, acının sessizce büyümesine zemin hazırlar.
Kavmin “bizim düzenimiz sağlamdır” diye övünmesi, modern insanın “benim hayatım rayında” diye kendine güven vermesiyle aynı yapıya sahiptir; oysa bu güven büyük ölçüde savunma olarak işleyen bir benlik bütünlüğüne dayanır. Benlik, kırılganlığını gizlemek için bir dizi davranış zinciri üretir: duyguları bastırma, içsel çağrıyı hafife alma, aşırı mantıklaştırma, göz ardı edilen işaretleri görmezden gelme. Ancak bütün bu zincirler, hakikatin dokunuşunu engellemez. Engellenen sadece yüzleşmenin zamanıdır.
İnsanın kendini taşıyamadığı anı dışsal bir felaket gibi okuması ne kadar yaygınsa, bu felaketin içsel hazırlık dönemini görmezden gelmesi de o kadar yaygındır. Kıssada kavmin “ani” sandığı helak, aslında yıllarca süren bir içsel körlüğün dışarıda görünür hâle gelmesidir. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin “bir anda dağıldım” demesi de aynı yanlış okumadır; dağılan kişi değil, kişinin kendine dair kurduğu sahte istikrardır.
Bu bakımdan söylemek gerekir ki, bir toplumun helake yaklaşmasını belirleyen şey dışarıdaki gürültü değil, içerideki sessizliğin kaybolmasıdır. Zihin, içteki sessizliği kaybettiğinde artık kökünü hissedemez ve kökünü hissetmeyen her yapı, en küçük rüzgârda bile savrulmaya açıktır. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin en çok yaşadığı şey de budur: kendi içsel merkezine yabancılaşmanın yarattığı ağırlık.
Anlaşıldığı üzere, hem kavmin hem bireyin yıkımı dışarıdan gelmez; yıkım, hakikate karşı biriktirilen gecikmiş savunmaların kendi ağırlığıyla çökmesidir. İnsan çöküşü hakikate yükler, oysa çöken hakikat değil, hakikati taşımayan zihindir.
Bir toplumun helake en çok yaklaştığı an, kendi alışkanlıklarını doğru gibi görmeye başladığı andır; çünkü alışkanlık, yanlışın görünürlüğünü silen en sinsi perdedir. Kıssada bir kavmin uzun yıllar boyunca sürdürdüğü davranış kalıplarını “atalar yolu” diye kutsaması, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “ben böyleyim, yapım bu” diyerek mevcut psikolojik örüntüsünü meşrulaştırmasıyla aynı mekanizmadır. Bu meşrulaştırma, psukhe’nin değişimi tehdit olarak algıladığında ürettiği savunma refleksidir.
İnsan, dönüşümün getireceği bilinmezlikten korktuğu için mevcut düzenini güçlü sanır. Oysa güçlü sandığı şey çoğu zaman katılık, yani esnekliğini yitirmiş bir benlik mimarisidir. Katılaşmış zihin, dış dünyadaki en küçük değişimi bile tehdit gibi yorumlar; tehdit algısı arttıkça algısal savunma devreye girer. Savunmanın yoğunlaşması ise zihin topografyasını daraltır; daralan topografya, hakikatin temasını daha sert hissettirir.
Bu nedenle kavmin “bize bir şey olmaz” güveni, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “bu duygu beni sarsamaz, ben güçlü biriyim” demesiyle aynı psikolojik zeminle inşa edilir. Bu güven, gerçek dayanıklılıktan değil; içsel çarpıklığı taşımamak için geliştirilen rasyonalizasyondan beslenir. Rasyonalizasyonun büyüttüğü her söz, içsel temsilin zayıflığını gizleyen bir kalkana dönüşür. Kalkan güçlendikçe benlik kırılganlaşır.
Kavmin ihtişamlı sütunlara sarılması nasıl çöküşü geciktirdiyse, modern insanın statü, başarı, unvan ve sosyal görünürlük gibi dışsal unsurlarla kurduğu yapay bütünlük de yalnızca geciktirir. Gecikme, çöküşü durdurmaz; sadece onun sertliğini artırır. Çünkü hakikat geciktirildiğinde ağırlaşır, ağırlaştıkça geri dönüşte daha keskin bir biçim (morfe) alır. İnsan bu keskin dokunuşu dışsal felaket zanneder; oysa felaket dışarıdan gelmez, içeride biriken yükün dışarıdaki görüntüsüdür.
Kıssada kavim, peygamberin uyarılarını küçümseyerek kendi alışkanlıklarını mutlaklaştırmıştı. Modern insanda bu küçümseme, “bu his beni ilgilendirmez, herkes böyle yaşıyor” gibi söylemlerle ortaya çıkar. Bu söylemler, bireyin kendi içsel çarpıklığını fark etmesini engelleyen ilk savunma katmanıdır. Ancak bu katman ne kadar güçlendirilirse, altındaki kırılgan yapı o kadar baskı altında kalır. Baskı arttıkça, benlik tehdit algısını büyütür; büyüyen tehdit algısı ise hakikati daha uzak ve daha zararlı gösterir.
Kavmin çürümeyi yeni yapılarla gizlemeye çalışması, modern insana hakikat ulaştığında kişinin zihinsel ve duygusal yıpranmayı “yoğun tempo”, “hayat şartları”, “meşguliyet” gibi gerekçelere bağlamasıyla aynı savunmadır. Bu gerekçeler, içsel gerilimi azaltmaz; sadece görünürlüğünü değiştirir. Oysa görünürlüğü değişen gerilim kaybolmaz, kendi ağırlığında derinleşir ve en sonunda kişi bu ağırlığın altında kendini “ani bir çöküş” yaşamış gibi hisseder. Oysa ani olan çöküş değil, çöküşün görünür hâle gelmesidir.
Bir toplumun hakikati tehdit sayması, modern insana hakikat ulaştığında kişinin içsel uyarıyı engelleyen bir “yabancı ses” gibi duymasıyla aynıdır. Bu durum psikolojide içsel temsil alanının bozulmasıyla açıklanır: Zihin, kendi iç kaynağını tehdit olarak algılamaya başlar. Tehditle karıştırılan şey hakikat değil, hakikate açıklığın kaybettirdiği eski benlik biçimidir. Eski biçim (morfe) dağılmaya başladığında insan krize girdiğini zanneder; oysa kriz hakikat değildir — hakikate karşı biriktirilmiş direncin çözülmesidir.
Sonuç bakımından söylemek gerekirse, toplumların da bireylerin de en kritik yanılgısı, gücü dışarıda aramalarıdır. Oysa dayanıklılığı belirleyen dışsal sütunlar değil, içsel esnekliktir. Esnekliğini kaybeden her zihin, hakikatin en hafif dokunuşunda bile sarsılır. Anlaşılması gereken budur.
Diğer bir husus ise şudur:
Bir toplumun helak sahnesinde görünen şey, yalnızca dış bir felaket değildir; aslında o sahne, içsel çürümeyi yıllarca taşıyamayan bir yapının nihai kırılmasıdır. Modern insana hakikat ulaştığında kişinin yaşadığı ani sarsıntı da aynı yasaya bağlıdır: Yıkılan insan değildir; insanın kendine kurduğu sahte bütünlüktür. Çünkü benlik, hakikatin temasını engellemek için ne kadar çok savunma üretirse, bu savunmalar çöktüğünde o kadar büyük bir boşluk ortaya çıkar.
Kıssada bir kavmin rüzgârın uğultusunda kendi inkârının geri dönmüş hâlini dinlemesi, modern insana hakikat ulaştığında kişinin içsel sessizliğe gömülmesiyle aynıdır; çünkü bu sessizlik, hakikatin değil, direncin çökmesinin sesidir. Direnç çöktüğünde insan “ben bittim” zanneder; oysa biten insan değil, insanın yıllarca taşıdığı yanlış dayanaklardır. Bu yanlış dayanaklar dağıldığında kalan şey boşluk değil, hakikatin aydınlatmaya başladığı asli zemin olur.
Kavmin helake karşı verdiği son tepki olan saldırganlık, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi duygularına ve düşüncelerine karşı öfke duymasıyla örtüşür. Bu öfke, saldırganlık içgüdüsünden değil, benliğin eski düzenini koruyamamasından doğan bir şaşkınlıktır. Zihin, taşıyamadığı hakikati tehdit gibi yorumlamaya devam eder; fakat hakikat ne saldırır ne geri çekilir yalnızca görünür hâle gelir.
Kavmin “bizim düzenimiz sarsılmaz” sözünün hemen ardından tüm yapılarının yıkılması, modern insanın “ben bu hayatı böyle götürürüm” düşüncesiyle direndiği dönemin sonunda bir anda tüm savunmalarının çözüldüğünü fark etmesiyle aynıdır. Bu çöküş ani değildir; yıllar boyunca ertelenmiş içsel yüzleşmenin zorunlu geri dönüşüdür. Psikolojide buna tekrarlama zorlanımı eşlik eder: İnsan, reddettiği hakikati yeniden ve yeniden yaşar; ta ki hakikatin kendisine dokunmasına izin verene kadar.
Bir toplumun helakının görünürdeki nedeni dışsal olsa da, hakikati anlamaya çalışanlar bilir ki dışsal sahne, içsel hükmün yalnızca görünür formudur (morfe). Modern insana hakikat ulaştığında kişinin yaşadığı kriz de böyledir: Dış koşullara bağlanır, kadere veya şansa yüklenir, fakat gerçek sebep içeridedir. İçerideki direnç birikmiş, taşıyamayacağı noktaya gelmiş ve nihayet çökmüştür. Çöken direnç olduğunda insan kendini çökmüş sanır; oysa hakikat kişiyi yıkmak için değil, sahte olanı dağıtmak için gelir.
Kavmin helakından sonra kumların altında kalan sessizlik, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi iç dünyasında oluşan yeni açıklığın sembolüdür. Bu açıklık ilk anda korkutucu görünür; çünkü benlik uzun süre alıştığı savunma duvarlarının arkasında yaşamıştır. Duvarlar yıkıldığında kişi kendini çıplak hisseder. Oysa bu çıplaklık, hakikatin kişiye verdiği en büyük imkândır: Kendini olduğu hâliyle görme ve bundan kaçmama imkânı. İşte tam bu noktada kavmin hikâyesi bireysel düzeyde yeni bir anlam kazanır: Yıkım, hakikatin insana düşmanlığı değildir; hakikatin insanda açtığı yeni başlangıç alanıdır. Benlik savunmaları çöktüğünde insan kaybettiğini zanneder; oysa kaybettiği yalnızca kendine ait sandığı geçici biçimlerdir. Cevher (ousia) zarar görmez; zarar gören, cevheri gizleyen kabuktur. Kabuk kırıldığında insanın asıl özü görünür hâle gelir.
Yani, kavmin helaki ile modern insanın psikolojik çöküş sandığı an aynı hakikat yasasına bağlıdır: Hakikat hiçbir zaman yok etmek için gelmez; hakikat, ancak sahteyi dağıtır. Dağılan sahte biçimlerin ardından kalan asli zemin, insanın yeniden yürüyebileceği tek zemindir. Anlaşılması gereken budur.
Bu yazının başından beri takip edildiği üzere, bir toplumun helake yürüyüşü ile modern insana hakikat ulaştığında ortaya çıkan içsel kırılma aynı yasaya bağlıdır: Değişmeyen şey, hakikat değildir; değişmeyen şey insanın hakikatten kaçma eğilimidir. Kaçış sürdükçe hakikatin sesi incelir, zihin katılaşır, benlik kendi mimarisine saplanır. Katılaşmış yapı kendini güçlü sanır; fakat güç sandığı şey yalnızca alışkanlığın ürettiği bir yanılsamadır.
Kavmin “bize bir şey olmaz” diye kurduğu vehim ne kadar kırılgansa, modern insana hakikat ulaştığında kişinin “ben dayanırım, bu duygu beni sarmaz” diye kurduğu savunma da o kadar kırılgandır. Direnç, gerçek gücün değil, içsel korkunun ürünüdür. İnsan korkusunu taşımamak için güç imgesi üretir; fakat bu imge, hakikatin temasında dağılır. Dağılan güç değil, o gücün taşıdığı sahte biçimdir (morfe). Cevher (ousia) asla dağılmaz; dağılmaya mahkûm olan, cevheri örten katmanlardır.
Kavmin fırtınayla yüzleştiği anda açığa çıkan sahne, modern insana hakikat ulaştığında kişinin kendi iç sessizliğine gömülmesiyle aynıdır; çünkü hakikat son aşamada artık sözle değil, hâl ile konuşur. Sözün inkârı mümkündür; hâlin inkârı mümkün değildir. Bu nedenle insan en çok hâl karşısında sarsılır. Sarsıntı hakikatin şiddeti değildir; insanın kendi biriktirdiği dirençlerin ağırlığıyla çökmesidir. Çöken insan değil, insanın kendine dair yanılgılarıdır.
Bu bakımdan ifade etmek gerekirse, kavmin helaki yalnızca ve esasen dış sebeplerle açıklanamaz; dışarıda görünen, içeride oluşmuş hükmün görüntüsüdür. Modern insana hakikat ulaştığında hissedilen ağır içsel çöküş de böyledir: Dış koşullar, yalnızca içerideki kararmış düzenin görünür hâle gelmesidir. Kişi dışarıda kırılma yaşadığını zanneder; oysa kırılan içeride biriktirdiği savunmalardır. Savunmalar çöktüğünde benlik çıplak kalır; çıplak kalan benlik, uzun yıllardır ilk defa kendi özünü görme imkânına sahip olur. Kıssada helakin ardından kumların altında sessizlik kalması da, modern insanın hakikatle yüzleştiği anın ardından gelen o derin içsel sükûnetin simgesidir. Bu sükûnet, yenilginin değil; direncin çözülmesinin ardından oluşan açıklığın işaretidir. İnsan, savunmalarının yıkıldığı anı kayıp sanır; oysa kaybedilen benlik değil, benliğin taşıdığı yanılsamalardır. Yanılsamalar dağıldığında insanın içsel zemin yeniden görünür olur.
Zehirli olan yıkım değil, yıkımdan önceki körlüktür. Körlük sürdüğü sürece hakikat uzaklaşmış gibi görünür; fakat hakikat hiçbir zaman uzaklaşmaz. Uzaklaşan insanın kendisidir. Modern insana hakikat ulaştığında en yoğun hissedilen şey, aslında hakikatin değil, hakikatten uzun süre uzak kalmanın yüküdür. Yük ağırdır çünkü ertelenmiştir. Ertilenmiş her hakikat geri döndüğünde daha keskin bir ayna taşır.
Sonuç bakımından anlaşıldığı üzere, Hud ve kavmi kıssasında anlatılan helak, yalnızca tarihi bir kayıt değildir; insanın iç yapısında hâlen işleyen bir yasadır. İnsan kendi içsel uyarısını bastırdığında, hakikat ona daha sert bir iklimle geri döner. İklimin sertliği hakikat yüzünden değil, hakikatten uzak yaşayan benliğin kendi direncinin altında ezilmesindendir. Direnç çöktüğünde insan yıkıldığını zanneder; oysa yıkılan, hakikatin dokunmasına izin vermeyen eski benliktir. Ve nihayet söylemek gerekirse: Hakikat hiçbir zaman mutlak surette yok etmek için gelmez. Hakikat, insanın içindeki sahte katmanları kırar; fakat kırdığı her katmanın ardında daha berrak bir zemin bırakır. İnsan o zemine döndüğünde kaybetmediğini, yalnızca geri kalanla yüzleştiğini anlar. Hakikate yönelenler için helak sürecinin kendi, bir son değil; bir başlangıcın zorunlu kapısıdır. Anlaşılması gereken budur.
Hud’a ve getirdiğine, tarihin bu anından selâm olsun.
