Bu yazı, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin ikinci büyük eşiğine bakar. İlk eşikte insan kendi iç sesini, taşıdığı yükleri ve korkuyla kurduğu ilişkiyi fark etmeye başlamıştı. Burada mesele biraz daha sertleşir. Çünkü insan artık yalnız kendisine ulaşmakta zorlanan bir varlık değildir; kendisine yalan söyleyebilen, kendi içinde savaş çıkarabilen, hakikate karşı savunma örebilen, beklemeyi ceza sanabilen ve yükselmeyi yanlış anlayabilen bir varlıktır.

Bu beş mesele birbirinden ayrı durmaz. Kendisine yalan söyleyen insan iç huzurunu kaybeder. İçinde savaş süren insan kendisini sürekli savunur. Sürekli savunan insan beklemeyi taşıyamaz. Beklemeyi taşıyamayan insan dışarıda yükselerek içindeki eksikliği kapatmaya çalışır. Böylece insan kendisini korumak isterken kendisinden uzaklaşır.

Başlayalım.

1.

İnsan çoğu zaman dışarıdan kandırıldığını düşünür. Birinin sözüne, bir yapının vaadine, güçlü görünen bir sesin kesinliğine ya da sahte bir ışığın parıltısına kapıldığını söyler. Fakat kandırılmanın zemini önce içeride hazırlanır. İnsan kendi içinde hakikati eğmeye başladığında, dışarıdaki her eğri söz ona daha kolay yer bulur. Zira içte ölçü zayıflamıştır.

Kendine söylenen ilk yalan çoğu zaman büyük görünmez. İnsan bir korkusunu küçük gösterir, bir kırgınlığı yok sayar, bir arzuyu başka bir isimle çağırır, bir eksikliği görmemek için kendisine makul açıklamalar kurar. İlk anda bütün bunlar korunma gibi görünür. Hakikatin ağırlığına birden bakmak zordur. İnsan kendi kırılganlığıyla karşılaşmamak için gerçeğin kenarını biraz törpüler. Fakat hakikat törpülendiği anda insanın iç dengesi de bozulmaya başlar.

Bu bozulma hemen fark edilmez. İnsan yine konuşur, karar verir, ilişkilerini sürdürür, kendisine dair cümleler kurar. Fakat içeride ince bir ayrılma başlamıştır. Kişi ne hissettiğiyle ne söylediği arasındaki mesafeyi büyütür. İstemediği şeyi istiyormuş gibi taşır, korktuğu yerde rahat görünür, kırıldığı yerde etkilenmemiş gibi davranır. Bu tekrarlandıkça kendi duygusunun sesini daha az duyar. İçteki gerçek ses bastırılır; karanlıkta biçim değiştirir.

Yalanın en tehlikeli tarafı da burada açılır: zamanla gerçek gibi hissedilir. İnsan uzun süre tekrar ettiği şeyi hakikat sanabilir. Zihin sürekliliği gerçeklikle karıştırmaya yatkındır. Bir cümleyi yıllarca taşıyan kişi, o cümlenin nereden geldiğini artık sormaz. “Ben böyleyim” der ve çoğu zaman bunun bir hakikat olmadığını, korunmuş bir alışkanlık olabileceğini fark etmez, edemez.

İçteki bu çarpılma dışarıdaki algıyı da etkiler. İnsan gerçeği olduğu gibi görmek yerine, kendi ihtiyacına uygun olanı görmek ister. İçinde netlik yoksa dışarıdaki net konuşan kişiye teslim olabilir. İçinde güven yoksa güven vaat eden her yapıya bağlanabilir. İçinde hakikatle temas zayıflamışsa, iddialı her söz ona dayanak gibi gelebilir. Bu yüzden insanı kandıran şey yalnız dış dünyanın gücü değildir; çoğu zaman insanın kendi içindeki boşluktur.

Kendini kandırmak yalnız düşüncede yaşanmaz. Duyguda da yaşanır. İnsan sevmediği bir şeyi sever gibi taşıyabilir. Bitmiş bir bağı sürüyormuş gibi yaşayabilir. İnancını kaybettiği bir yerde hâlâ inanıyormuş gibi davranabilir. Bunların her biri içeride bir yorgunluk üretir. Çünkü insan en çok kendisiyle çeliştiğinde yorulur. Dışarıdaki yük ağır olabilir; fakat insanın kendi gerçeğine karşı yaşaması daha derin bir tükenme doğurur.

Bu hâlden çıkışın çözümü daha fazla bilgi değildir. İnsan bazen çok şey bilse bile kendisine doğruyu söyleyemez. Kendi içinde ilk dürüst cümle kurulabildiğinde başlar ancak. Bu cümlenin sonunda ise rahatlık yoktur; çatlama vardır. Yıllardır kurulan bir yapı vardır. Çatlak, içeri ışığı davet eder. İnsan kendisine hakikati söylemeye başladığında dışarıdaki sahte ışıkların parlaklığı da böylelikle azalır.

2.

Kendine yalan söyleyen insanın içinde zamanla bir savaş başlar. Bu savaş her zaman açık bir kavga gibi yaşanmaz. Çoğu zaman sessizdir. Bir şeyi isterken aynı anda ondan korkar. Yakınlık ararken geri çekilir. Huzur ister ama huzur geldiğinde sıkışır. Bir yanıyla kalmak, diğer yanıyla kaçmak ister. İçeride birbirini duymayan parçalar hareket ederken insan huzursuzluğunun sebebini dışarıda arar.

İç savaşın kökü ise çoğu zaman eski yaşantılarda saklıdır. Sevgiyle korkunun, yakınlıkla tehdit hissinin, kabul görmekle reddedilmenin aynı yerde yaşanması insanın içinde parçalı bir yapı oluşturur. Büyüdüğünde bu parçalanmayı kendi karakteri sanır. Uzun süre taşınan her şey doğal görünür. Oysa bazı cümleleri, çözülmemiş düğümlerin üzerine örtülmüş isimlerden ibarettir.

Dış ilişkiler bu iç savaşı gün yüzüne çıkarır. İnsan bir ilişkide anlaşılmadığını hissederken, belki de kendi içinde kendisini duymuyordur. Bir yerde baskı gördüğünü düşünürken, kendi içinde yıllardır bir tarafını bastırıyordur. Dışarıdaki olay önemsiz değildir; fakat çoğu zaman içeride zaten var olan gerilime dokunur. Bu yüzden küçük olaylar büyük yıkımlar doğurabilir. Olay küçük kalır; dokunduğu yer büyüktür.

İnsan bu savaşı çözmek yerine taraf seçmeye kalktığında çatışma daha da derinleşir. Bir yanını iyi, diğer yanını kötü ilan eder. Kırılganlığını dışarı atıp güçlü görünmeye çalışır. Öfkesini yok sayıp sakin bir yüz kurar. Arzusunu bastırıp kendisini temiz sanar. Halbuki bir tarafını dışarı attığında eksilir. Huzur da bu ayrılmada uzaklaşmaktadır; huzur insanın kendisini parçalara ayırıp yalnız beğendiği tarafla yaşamasıyla kurulmaz.

Bu savaş sürdükçe zihin durmaz. Sürekli ihtimalleri hesaplar, kontrol etmeye çalışır, konuşmaları yeniden kurar, gelecek sahneleri tasarlar. İçeride güven olmadığı için dışarıyı yönetmeye uğraşır. Yönetmeye çalıştıkça yorulur, yoruldukça daha çok kontrol ister. Bu döngü, dışarıdan işlevsel görünen bir hayatın içinde bile kapanmayan bir gerilim üretir.

İnsanın huzur sandığı şey çoğu zaman kısa süreli bir oyalanmadır. Bir meşguliyet, bir başarı, bir ilişki, bir yolculuk, bir ekran, bir kalabalık insana bir süre rahatlık verebilir. Fakat içerideki savaş çözülmediği müddetçe huzursuzluk geri dönecektir. Çünkü dışarıdan sakinleşmek ile içeriden barışmak aynı şey değildir. Bir süre kendisini iyi hissedebilir; ama içindeki parçalar birbirini hâlâ dinlemiyorsa, o iyilik kalıcı bir zemine dönüşmez.

İç savaşın azalması, bütün çelişkilerin bir anda çözmesiyle olmaz. İnsan önce kendi içindeki tarafları düşman gibi görmekten vazgeçmelidir. Korkusunu dinlemeli, öfkesinin neyi koruduğunu sormalı, kırılganlığını bir zayıflık hükmüyle dışarı atmalıdır. Bir açıklık ancak böyle oluşur. Bu açıklık hemen huzur getirmese de; ama savaşın şiddetini, zararını azaltır.

İnsan kendi içindeki acıyı taşıyabildiğinde sertliğin bir kısmı çözülür. Güçlü görünmek için sürekli kasılmaya ihtiyaç duymaz. Güç, insanın kendisini inkâr etmeden durabilmesindedir. Savaş bitmeye başladığında huzur dışarıdan gelen bir ödülden ziyade, içerideki düşmanlığın yavaş yavaş susması gibi görünmeye başlar.

3.

İçinde savaş süren insan çoğu zaman savunmaya geçer. Kendini açıklamak, korumak, haklı çıkarmak ve yanlış anlaşılmayı önlemek ister. Savunma ilk bakışta doğal bir harekettir. İnsan kendisine yönelen bir haksızlığa karşı durabilir. Fakat savunma sürekli bir yaşama biçimine dönüşürse, artık yalnız başkalarına karşı kullanılmaz, hakikate karşı da kullanılır.

İnsanın en kalın savunması çoğu zaman kendisine karşı kurduğudur. Görmek istemediği şeyi açıklamalarla örter. Kabullenemediği eksikliği gerekçelerle savunur. İçindeki incinmeyi büyüklük görüntüleriyle kapatır. Böylece bütün hayat görünmez bir korunma çabasına dönüşür. Dışarıdan güçlü görünen bu hâlin içinde sürekli bir tehdit hissi vardır. Çünkü savunma arttıkça insan tehdit aramaya da alışır.

Bu savunmanın etrafında çoğu zaman eski bir yara bulunur. İnsan bir yerde görülmemiş, küçümsenmiş, sevilmemiş, değersiz hissettirilmiş ya da erken yalnız bırakılmış, yalnız kalmış olabilir. Yara kapanmak yerine sertleştiğinde insan yarayla beraber kendisine de kabuk örer. Kabuk ilk başta darbeyi yumuşatır. Fakat zamanla teması da, sızmayı da engellemeye başlar. Böylelikle yalnız incinmekten korunmaz; görülmekten, duyulmaktan, hakikatle karşılaşmaktan da korunur.

Savunma arttıkça hakikate yaklaşmak zorlaşır. Çünkü hakikat açıklık ister. Savunma kapanmadır. İnsan savunduğu sürece dinleyemez; dinlemediği sürece göremez. Bu yüzden kendisini sürekli koruyan kişi çoğu zaman en az dönüşebilen kişidir. Enerjisinin büyük kısmı kendisini olduğu gibi görmek yerine, kendisi hakkında kurduğu görüntüyü ayakta tutmaya gider.

Savunma yalnız öfke şeklinde açığa çıkmaz. Uzun açıklamalarla da konuşur. İnsan sürekli neden böyle yaptığını anlatır, yanlış anlaşılmaktan korkar, her davranışının arkasına gerekçe dizer. Bu anlatma çabası bazen hakikati açmak yerine, kabul edilmeme korkusunu yatıştırmak için çalışır. Kişi kendisini anlattıkça rahatlayacağını sanır; fakat çoğu zaman yalnız imajını korur.

Gerçeklikle bağ burada zayıflar. Olayın ne olduğu ikinci plana düşer; insanın nasıl göründüğü öne çıkar. Hakikat değil, görüntü savunulur. Görüntü büyüdükçe insan kendisinden uzaklaşır. Kırıldığını inkâr eder, korktuğunu küçümser, özlediğini küçük düşürür. Kendi iç dünyasına karşı kapanan insan, dışarıdaki hakikate de açık kalamaz.

Savunma kısa süreli rahatlık, korunma hissi verse de kişi uzun vadede daha kırılgan hâle gelir. Çünkü sürekli korunan yer güçlenmek yerine hassaslaşır. En küçük eleştiri dahi büyük bir tehdit gibi gelir, en küçük reddedilme yıkım etkisi taşır.

Savunmanın azalması insanı güçsüz bırakmaz. Aksine, gerçek güç burada başlar. İnsan hemen açıklamadan durabildiğinde, hemen haklı çıkmaya çalışmadığında, içeride neyin bu kadar korktuğunu dinlediğinde hakikat ilk kez duyulur hâle gelir ve sarsar. Yıllardır kurulmuş benlik görüntüsü çatlar. Bu sarsıntıya dayanılabildiği ölçüde değişim kapısı aralanır.

Olgunlaşma kusursuz görünmekle ilgili değildir. İnsan kırılganlığını kabul ettiğinde onu saklamak zorunda kalmaz. Saklama ihtiyacı azaldıkça savunma da azalır. Savunma azaldığında kişi ilk kez olduğu gibi durmaya yaklaşır. Bu duruş parlak bir güç gösterisi değildir; daha sade, daha sakin, daha doğru bir varlık hâlidir.

4.

Savunmaya alışmış insan beklemeyi de zor taşır. Çünkü beklemek kontrolün gevşediği yerdir. İnsan hemen olsun, hemen gelsin, hemen tamamlansın ister. Geciken her şeyi reddediliş, eksiklik ya da ceza gibi okuyabilir. Bu okuma, zamanla ilişkisinden çok kendisiyle ilişkisinin bir işaretidir. Kişi çoğu zaman geciken şeyi değil, gecikme içinde hissettiği değersizliği taşımakta zorlanır.

Bekleme hâli insanın içine karanlık anlamlar bırakabilir. “Demek ki yeterli değilim.” “Demek ki eksik kaldım.” “Demek ki hayat bana karşı.” Böyle cümleler gecikmeyi bir süreç olmaktan çıkarıp kişinin kendi değerine karşı verilmiş bir hüküm gibi gösterir. İnsan artık olan bitenden ziyade kendisini yargılamaya başlar.

Bekleyememek yalnız sabırsızlık değildir. Daha derinde belirsizlik korkusu vardır. Geleceği bilmek ister, kontrolü elinde tutmak ister, sonucu önceden görmek ister. Gecikme bu kontrol hissini elinden aldığında içeride bastırılmış korkular yükselir. Hareket varken insan oyalanabilir; bekleme başladığında kendi iç sesiyle baş başa kalır. Bu yüzden bazı gecikmeler kendi içindeki çıplaklıkla karşılaşmadır, insanın istediği, beklediği şeyle değil.

Gecikmeye duyulan öfke çoğu zaman kişinin kendi kırılganlığına yöneliktir. Hazır olmadığı şeyi hemen ister. Zira gecikme eksik hissettirir. Oysa bazı şeyler insan hazır olmadan geldiğinde onu büyütmez, dağıtır, hatta parçalayabilir. Arzu yalnız sonucu görür; sonucun taşıyacağı yükü her zaman göremez.

Bu yüzden bazı gecikmeler kayıp korumadır. Kişi bunu ilk anda anlayamaz. Çünkü hazırlık görünmezdir. Dışarıdan hiçbir şey olmuyor sanılırken içeride sabır, niyet, taşıma gücü, ayırt etme kabiliyeti ve arzu terbiyesi değişiyor olabilir. Modern insan görüneni gerçek saymaya alıştığı için, görünmeyen olgunlaşmayı çoğu zaman yok sayar.

Beklemek insanın iç yapısını açığa çıkarır. İnsan beklerken nasıl biri olduğunu görür. Hemen öfkeleniyor mu? Hemen vaz mı geçiyor? Kendini mi suçluyor? Başkalarını mı suçluyor? Umudunu mu kaybediyor? Bekleme yalnız zamanın geçmesi değildir; insanın kendi iç düzeniyle karşılaşmasıdır.

En büyük olgunlaşmalar bazen hareketin azaldığı dönemlerde olur. İnsan sürekli ilerlerken kendi eksiklerini duymayabilir. Durmak ise kaçılan şeyleri görünür kılar. Buradan anlaşılabileceği gibi, gecikme bir mahrumiyet olmaktan çıkar, kişinin arzusu ile taşıma kapasitesi arasındaki mesafeyi gösterir. Bazen de insanı sonuca değil, sonuca hazırlanacak iç genişliğe çağırır.

Bekleme içinde arzu da değişir. İnsan önce yalnız ister. Sonra neden istediğini sormaya başlar. Daha sonra gerçekten isteyip istemediğini fark eder. Bazı isteklerin yalnız eksikliği örtmek için istendiği, bazılarının başkalarına kendini ispatlamak için taşındığı, bazılarının da zamanla sadeleştiği görülür. Gecikme, arzunun körlüğünü kırma gücüne sahiptir.

İnsan beklemeyi öğrendiğinde zamana düşman olmaktan vazgeçer. Her gecikmeyi değerine karşı verilmiş bir hüküm gibi yaşamaz. İçeride bir hazırlığın sürdüğünü hissedebilir. Fakat bu anlayış bir anda yerleşmez; insan yine sabırsızlanır, yine kırılır, yine yorulur. Fark ise şurada başlar: gecikme artık yalnız kayıp değildir. Bazen insanın taşıyabileceği hâle gelmesini bekleyen bir açıklıktır.

5.

Beklemeyi ceza sanan insan çoğu zaman dışarıda yükselerek içindeki eksikliği kapatmaya çalışır. Daha fazla görünmek, daha fazla bilinmek, daha fazla sahip olmak, daha fazla kontrol etmek ister. Bunların her biri yükselme gibi görünebilir. Fakat insan yüksekliği yukarıda olmakla karıştırdığında, yükseldikçe kendisinden uzaklaşabilir. Bu tehlikedir.

Yukarı çıkma arzusu çoğu zaman içteki eksiklik hissinden beslenir. İnsan kendisini yeterli hissetmediği için daha görünür, daha güçlü, daha önemli olmak ister. Daha yukarı çıktığında eksikliğinin kapanacağını zanneder. Oysa eksiklik içerideyse, yukarı çıkmak yalnız intibayı değiştirir. İçteki boşluk ve eksiklik aynı yerde durur.

Bu arzunun içinde görünmeme korkusu da vardır. İnsan sıradan olmaktan, küçük görünmekten, değersiz sayılmaktan korkar. Bu yüzden kendisini büyütmeye çalışır. Daha bilgili, daha etkili, daha güçlü, daha dokunulmaz görünmek ister. Fakat yukarı çıkmaya çalışan insan sürekli düşmekten korkar. Görüntü büyüdükçe onu koruma kaygısı da büyür.

Gerçek yükseliş ise çoğu zaman ters yönde başlar. İnsan aşağı inmeyi öğrendiğinde büyür. Şunu düzeltelim. Aşağı inmek kendini aşağılamak değildir; insanın kendi karanlığına bakabilmesi, korkusunu görebilmesi, kırılganlığını kabul edebilmesi, eksikliğiyle yüzleşebilmesidir. Bu iniş olmadan yukarıda kurulan her şey kırılgan kalır. Çünkü temeli yoktur.

Aşağı inmek ise kolay değildir. İnsan kendisini güçlü görmek ister. Kendi acziyle, gizlediği yarayla, bastırdığı duyguyla karşılaşmak ağır gelir. Fakat kaçılan şey görülmeden insan değişemez. İnsan kendi karanlığına bakmadıkça, dışarıda kurduğu ışık da çoğu zaman gösteriden ibaret kalır.

Kibir de bu noktada çözülmeye başlar. İnsan yukarı çıktıkça kendisini merkeze koymaya, farklı ve üstün hissetmeye yatkınlaşabilir. Aşağı inmeyi öğrenen insan ise kendisinin de herkes kadar kırılgan olduğunu görür. Bu görüş insanı küçültmez; yumuşatır. Başkalarının eksikliğine karşı daha az acımasız olur. Çünkü kendi eksikliğine bakabilmiş, onunla arkadaşlık edebilmiştir.

Gerçek yükseklik sessizdir. Gösterişe, sürekli ispatlamaya, kendini büyütmeye ihtiyaç duymaz. İnsan böylelikle gücünü görüntüden değil, hakikate dayanabilmekten almaya başladığında sakinleşir. Hata yapabilir, eksik kalabilir, kırılgan görünebilir; bunlar onu parçalamaz. Çünkü değerini yalnız yukarıda durmaktan almıyordur.

İnsanın en büyük dönüşümü çoğu zaman başarıyla değil, yüzleşmeyle olur. Kendisinden kaçmayı bıraktığında, taşıdığı öfke, korku, kırgınlık ve savunmaları gördüğünde, sakladığı şeylerin yükü hafiflemeye başlar. İnsan yukarı çıkmaya çalışmadan büyüyebilir. Çünkü hakiki yükseliş dışarıya doğru genişlemekten önce, içeriye doğru derinleşmeyi ister.

Bu çizgide açılan yer burasıdır: insan kendisine doğru olmadıkça dışarıdaki doğruyu da kolay seçemez; içinde savaş sürdükçe huzuru dışarıdan alamaz; savunmayı bırakamadıkça hakikati duyamaz; beklemeyi ceza sandıkça hazırlığı göremez; aşağı inmeyi öğrenmedikçe yükselişi anlayamaz.

İnsan kendisine dürüst davrandığında kandırılması zorlaşır. İçindeki savaşı gördüğünde huzurun yerini aramaya başlar. Savunmadan durabildiğinde hakikate yaklaşır. Beklemeyi taşıdığında arzusu olgunlaşır. Kendi içine inmeyi öğrendiğinde büyüklüğün görüntüyle ilgili olmadığını fark eder. Bu fark ediş insanı bir anda tamamlamaz. Ama artık nereye bakacağını değiştirir.

Dışarıda aradığı şeyin kökü içeride görünmeye başlar. Ve elbette iş bunlarla da bitmez.