Türkiye'deki Seküler Kesimin Zihniyet Eleştirisi
I.
Öncelikle belirtelim, bu metin sekülerliği mahkum etmek için yazılmıyor. Bir insanın dünyayı din dışı kavramlarla anlaması, kamusal hukuku inanç baskısından ayırmak istemesi, bilime değer vermesi, bireysel özgürlükleri savunması ve hayatını geleneksel dinî çerçevelerin dışında kurması gibi hiçbir şeyi eleştiri konusu etmiyor... Bu nedenle burada söylenecek söz, sekülerliğin felsefi imkanına karşı kurulmuş bir itiraz da değildir, bu ayrı bir konudur; onun felsefi eleştirisini başka bir yazıya bırakıyoruz.
Bizim meselemiz Türkiye'de kendisini seküler, laik, çağdaş, aydın, ilerici, bilimden yana, özgürlükçü veya kültürlü diye tarif eden çevrelerin belirli bir zihniyet alışkanlığıdır. Bu alışkanlık, sekülerliği düşünülmüş bir tavır olmaktan çıkarıp mahalle kimliğine dönüştürdüğü için özel bir eleştiriyi haketmektedir.
Bir insanın dinî olmaması, onu kendiliğinden daha dürüst, daha açık, daha merhametli, daha rasyonel veya daha adil yapmıyor. Aynı şekilde bir toplum kesiminin laikliği savunması, o kesimin kendi içindeki kibri, sınıfsal körlüğü, ahlaki seçiciliği, grup sadakati ve gösteri arzusunu ortadan kaldırmıyor. Türkiye'deki seküler kesimin önemli bir bölümü kendisini aklın, bilimin ve özgürlüğün doğal temsilcisi gibi görmeye alışmıştır. Fakat gündelik hayatta karşımıza çıkan tip, sanıldığı kadar rasyonel ve bilim terbiyesine sahip bir tip değildir. Daha çok, belirli sembolleri taşıdığı için kendisini yüksek yerde sanan, kendi mahallesinin örüntülerini düşünce zanneden, dindar karşıtlığını çoğu yerde fikir yerine koyan, kültürel beğeniyi ahlaki üstünlük gibi yaşayan ayaktakımı bir iptir.
Türkiye'deki seküler zihniyetin temel sorunu sanılanın aksine dinden uzaklaşmış olması değil, çoğu yerde düşünmeye yaklaşmamış olmasıdır.
Dinî otoriteden kurtulmak başka bir şeydir, insanın kendi benliğini, kendi sınıfını, kendi mahallesini, kendi korkularını ve kendi arzularını sorgulaması başka bir şey. Birincisi tarihsel bir mesafe aldırır. İkincisi karakter ister. Bizde sekülerliğin geniş bir bölümü felsefi bir hesaplaşma olmadan kültürel ayrışmalardan doğmuştur. Dindar çevreye benzememek, taşralı görünmemek, aileden veya mahalleden gelen baskıcı dile karşı kendini başka bir yerde kurmak, “cahil halk” ile aynı hizada görünmemek, belirli semtlerin, okulların, tatil yerlerinin, müziklerin, filmlerin ve sosyal medyanın verdiği güvenle yaşamak bu yapının arka planında yer almaktadır.
Bu yüzden Türkiye'deki seküler kesimin eleştirisi yapılırken, sekülerizmin bütün tarihsel ve felsefi iddiasını hedef almak gerekmez. Asıl bakılması gereken yer, seküler mahallenin bünyesi ve kendisini nasıl temize çıkardığıdır. Dindar mahallede kutsal kavramlar nasıl bir zırha dönüşebiliyorsa, seküler mahallede de bilim, çağdaşlık, sanat, özgürlük, laiklik ve insan hakları aynı zırhı üretmektedir.
Bir tarafta takva göstergeleri vardır, diğer tarafta kültürel sermaye göstergeleri. Bir tarafta cemaat onayı, diğer tarafta çevre onayı. Bir tarafta “bizim değerlerimiz”, diğer tarafta “çağdaş değerler”. İki dünyanın tarihsel içerikleri farklıdır; fakat insanın kendisini kimlikle koruma mekanizması şaşırtıcı olmayan biçimde benzerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken incelik şudur: Türkiye'deki seküler çevrelerin hepsi aynı değildir. Sekülerliğini gerçekten düşünce disipliniyle, adalet kaygısıyla, merhametle, hukuk bilinciyle ve toplumsal sorumlulukla birleştiren insanlar vardır. Hatta bu ülkenin karanlık dönemlerinde özgürlük, hukuk ve kadın hakları adına bedel ödemiş seküler insanlar da vardır. Bu metin o emeğin arkasına saklanan daha geniş ve daha konforlu bir zihniyet tipini tartışmak için yazılıyor. Çünkü her mahalle kendi iyilerinin arkasına sığınarak kendi vasatını korumayı sever. Dindar mahalle bunu “samimi müminler” üzerinden yapar, seküler mahalle bunu “iyi eğitimli, duyarlı, kültürlü insanlar” üzerinden yapmaktadır.
Bu yazıda ele alınacak mesele tam olarak Türkiye'deki seküler kesimin bilgiyle, bilimle, ahlakla, özgürlükle, hazla, tüketimle, dijital görünürlükle, grup kimliğiyle, siyasetle, halkla, dindarlıkla, kadınla, bedenle, gençlikle, mizahla, başarıyla ve kendi benliğiyle kurduğu bozuk ilişkidir, kısa surette.
Çünkü bizim tartıştığımız insan, laboratuvar soyutluğunda yaşayan bir insan değil. Kadıköy'de, İzmir'de, Ankara'nın belirli semtlerinde, üniversite çevrelerinde, reklam ajanslarında, plaza katlarında, sanat alanlarında, sosyal medya kümelerinde, tatil beldelerinde, muhalif siyaset dilinde ve kentli orta sınıf sofralarında karşımıza çıkan somut bir tip. Bu tip bazen çok kibar, bazen çok kırgın, bazen çok öfkeli, bazen çok eğlenceli, bazen de haddini bilmez ölçüde kendinden emindir, yüzü çoktur, bu yüzden çok yüzden okunması ve anlaşılması gerekmektedir. Onu anlamadan Türkiye'deki kimlik çatışmasını anlamak eksik kalacaktır.
II.
Türkiye'deki seküler kesimin kendisi hakkında kurduğu temel anlatılardan biri aydınlık anlatısıdır; bununla başlayalım.
Bu anlatıya göre ülkenin bir tarafında akıl, eğitim, kültür, sanat, kadın özgürlüğü, bilim, mizah, incelik ve çağdaş hayat vardır; diğer tarafında cehalet, taassup, karanlık, baskı, taşralılık ve kaba ahlakçılık. Bu ayrım tarihsel olarak bazı gerçeklere temas etmektedir. Dindar ve muhafazakar çevrelerin kadın bedeni, aile, eğitim, cinsellik, sanat, mezhep, cemaat ve siyaset alanında ürettiği baskılar yok sayılamaz. Fakat Türkiye'deki seküler anlatı bu gerçek temasın üzerine bir üstünlük binası kurarak kendisini düşünce sanan başka bir avamlık üretmektedir.
Avamlık yalnızca dindarların, taşralıların, yoksulların veya az eğitimlilerin meselesi değildir. Avamlık, insanın mesela kendi ezberini düşünce sanmasıdır.
Bir insan dinî sloganlarla avam olabildiği gibi laik sloganlarla da avam olabilir. Bir insan cami cemaati içinde de avam olabilir, sanat galerisinde de. Bir insan ucuz takım elbiseyle avam olabilir, pahalı keten gömlekle de.Bunlar düşünmediği halde düşünmüş gibi yaşar. Çünkü bunlar kesinlikle doğru müziği dinliyor, doğru dizileri izliyor, doğru mekanlara gidiyor, doğru insanlara gülüyor, doğru siyasi öfkeyi taşıyor, doğru kişileri küçümsüyor ve doğru kelimeleri kullanıyordur, demekki doğru düşünüyorlardır! Bu yüzden bu avamlık kaba bir cehalet olarak kendini belli etmemektedir, hatta kendini çoğu kez cehaletin karşıtı gibi sunmaktadır, ve bunun açık seçik görülmesi gösterilmesi gerekmektedir.
Seküler avam, ansiklopedi maddesi bilir, birkaç yönetmen adı sayar, yabancı kavramlara aşinadır, sosyal medyada gündemi takip eder, yanlış yerde duran insanlara hızlıca laf sokar, politik olarak makbul cümleleri ezberlemiştir. Ama bunların hiçbiri tek başına düşünce terbiyesi sayılamayacağını idrak etmeden.
Düşünce, insanın kendi konforunu da bozabilen bir şeydir; kendi mahallesinin yanlışına da bakabildiği yerde derinleşebilen... Kendisine benzemeyeni yalnızca sınıflandırmakla yetinmeyip anlamaya çalıştığında olgunlaşır düşünce. Türkiye'deki sekülerlerin büyük bir çoğunluğu ise anlama zahmetinden çok etiketleme rahatını sever, çünkü avamlar.
Bu çevrelerde “halk” kelimesi sık kullanılır; fakat halk gerçek bir özne olarak pek sevilmez. Halk, seküler mahallenin istediği yönde hareket ettiğinde bilinçlenmiş sayılır. Aksi yönde tercih yaptığında kandırılmış, cahil, satılmış, makarnacı, biatçı veya taşralı bulunur. Burada olan yalnızca siyasi bir kızgınlık değil, bu sınıfsal bir tepeden bakış da taşımaktadır. Halkın neden muhafazakar siyasetle bağ kurduğunu, aile ve din ağlarının yoksul hayatlarda nasıl bir güvenlik alanı sunduğunu, kent yoksullarının seküler elit anlayışa niçin mesafeli durduğunu, taşranın neden kendisini küçümsenmiş hissettiğini anlamaya çalışmak yerine, seçmeni ahlaki ve zihinsel olarak aşağıya yerleştirmek daha kolaydır, onlar da bu kolaya kendilerini derhal yerleştirmektedir.
İşler sanıldığından çok daha fazla seviyesizdir. Mesela Türkiye'deki seküler avamlık beğeni üzerinden insan tartar. Hangi müziği dinliyorsun, hangi semtte oturuyorsun, hangi tatil yerine gidiyorsun, hangi lokantayı biliyorsun, hangi kahveyi içiyorsun, hangi sanatçıyı seviyorsun, hangi aksanla konuşuyorsun, hangi kelimeleri yanlış telaffuz ediyorsun? Bunların hepsi altta kalmış bir sınıflandırma sistemidir. Açıkça “ben senden üstünüm” demiyor da, bunlara tevessül ediyordur.
Kimi de kaşını kaldırır, gülümser, dalga geçer, alaya alır, küçümseyen bir şaka yapar, karşısındaki insanın bütün hayatını bir kelimeye indirir. “Köylü”, “varoş”, “arabesk”, “çomar”, “maganda”, “yobaz”, “boomer”, “taşralı” gibi bir çok sözcükle saydırır, sıralar, ve politik güdümle milleti kendini üstün saymak için tasnif etme ezberi içinde durur, ama ne çare, kendisi söylediklerinin bin beteri halde olduğu kendinin farkında değildir.
Bu noktada seküler mahallenin en sevdiği savunmalardan birini anmak lazım.
“Biz cehaleti eleştiriyoruz.”
Şimdi evet, cehalet eleştirilmelidir fakat cehaleti eleştirmek başka, insanı küçük düşürmek isteği içinde yanıp yakılmak başkadır, delikanlı olmak lazım. Asıl derdin ne olduğunu saklamamak lazım.
Cehaletle mücadele eden kişi öğretir, temas kurar, sabreder, dilini yeniler, karşısındakinin yaşadığı şartları anlamaya çalışır, icabında girip oradan o kişiyi bizzat çıkartır. Küçümseyen kişi ise yalnızca kendi üstünlüğünü sürekli tazelemenin derdindedir, bir yerden sonra ne kadar zavallıca bir ahvale düşeceğini hiç düşünmeden.
Türkiye'de seküler kesimin geniş bir bölümü halkla temas kurmak yerine halk hakkında konuşmayı tercih etti. Halkın sofrasına oturmak zor geldi, halkın cahilliği hakkında cümle kurmak kolay geldi. Bu yüzden seküler anlayış ikna edici bir toplumsal teklif olmaktan çok, kendi mahallesinin moralini yükselten bir iç konuşmalardan ibarettir. Zaten ellerinden başka bir şey de gelmezdi.
Aydınlık, başkasını karanlık ilan ederek kurulamaz, esası bu değildir. Aydınlık kendiliğindendir, ve insanın kendi karanlığına, körlüğüne bakabilmesiyle ciddiyet kazanır.
Dindar mahallenin hurafesini görmek kolay, kendi mahallenin hurafesini görecek misin? Başörtüsüne takılıp astrolojiye, enerji temizliğine, ilişki koçluğuna, kişisel gelişim masallarına, beden takıntısına, marka fetişizmine ve dijital onay bağımlılığına alan açan bir sekülerlik, hurafeyle gerçekten hesaplaşmış mıdır?
Tüm bunlara uygun şekilde seküler avamlığın bir başka belirtisi, dildeki hazır öfkedir.
Dindar mahalleye karşı haklı eleştiriler vardır; fakat bu eleştiriler çoğu yerde düşünceye dönüşmeden sloganlaşmaktadır. “Yobazlar”, “cahiller”, “karanlık zihniyet”, “bu halktan bir şey olmaz” gibi cümleler yıllarca tekrarlanarak, artık ülkesini anlamaya çalışan biri olmaktan çıkıp ülkesinden tiksinerek kendisini koruyan birine dönüştüğünü sanan safi bir öfke vardır burada, yontulmamış bir öfke.
Tiksinti, kısa vadede insanı üstün hissettirebilir ama uzun vadede düşünceyi, dengeyi kurutur çünkü tiksindiğin şeyi önce anlamak istemezsin... Anlamadığın şeyi de değiştiremezsin, bu da cabası.
Türkiye'deki seküler kesimin ihtiyaç duyduğu şey, daha sert bir dindar eleştirisi değidir, daha ciddi bir kendilik eleştirisidir. Kendi aydınlık anlatısının hangi karanlıkları sakladığını görmek zorundadır. Eğitimli olmakla düşünmüş olmayı, kültürlü görünmekle incelmiş olmayı, laik olmakla adil olmayı, dindar karşıtı olmakla özgür olmayı, goygoy yapmakla zeki olmayı, şehirli olmakla medeni olmayı karıştırdığı sürece, eleştirdiği avamlığın başka bir biçimini üretmekten kurtulamayacaktır ve bu avamlık daha iyi giyinen, daha iyi kahve içen, daha iyi cümle kuran bir surette avamlıktır.
III.
Türkiye'deki seküler çevrelerde bilgi, yalnızca öğrenilen, kendisi için talep edilen bir şey değildir, çoğu yerde sınıfsal bir ayraçtır.
Bu çevrelerde üniversite bitirmek, yabancı dil bilmek, belirli kitaplara aşina olmak, akademik kavramları kullanmak, dünyayı görmüş olmak, belirli dergilere, platformlara, festivallere, söyleşilere yakın durmak kişiye bir üstünlük hissi vermektedir, ve kültürel şekil çok satmaktadır; fakat bunların hiçbirisi tek başına hiçbir şey ifade etmez.
Diğer yandan bilgi insanı inceltebilir, fakat bilgi bile kendiliğinden bir insanı inceltmez. Aynı şekilde bilgi insanı daha adil kılabilir, fakat bunun garantisi yoktur. Bilgi insanın dünyasını genişletebilir; fakat aynı bilgi insanın egosunu da şişirebilir...
Türkiye'de okumuş seküler çevrelerin bir bölümünde diplomanın verdiği güven, düşünmenin yerini almıştır. Aldıkları eğitimle kendilerini ölçmek düzeltmek yerine, eğitimini başkasını ölçmek düzeltmek için kullanırlar. Bu nedenle de üniversite, insanın kendisini aşmasına yardım eden bir kurum olmaktan çıkıp, sınıfsal hiyerarşiyi onaylayan bir damgaya dönüşmüştür çoğu yerde.
Bu ülkede diplomalı cehalet diye bir şey vardır.
Üstelik bu diplomalı cehalet, kaba cehaletten daha dirençlidir. Çünkü kendisini cehalet olarak tanımaz ve de tanıtmaz. Kaba cehalet içinde olan biri öğrenmeye açık olabilir; diplomalı cehalet çoğu kez zaten bildiğini düşündüğü için bu açıklıktan bir şekilde uzak kalabilmektedir. Kendi bilgisini, kendi yaşadığı çevrenin onayını, kendi siyasi konumunu ve kendi kültürel beğenisini birbirine karıştırırarak, sonra bunları tek bir paket halinde “akıl” diye kendisine ve çevresine sunarak.
Seküler entelektüel kibir, özellikle dinî ve muhafazakar çevreleri değerlendirirken daha çok belirginleşmektedir.
Bir muhafazakarın söylediği şey, çoğu zaman içeriğiyle değil, geldiği yerle değerlendirilir. Aynı cümleyi Batılı bir düşünür, popüler bir akademisyen veya seküler bir kanaat önderi söylediğinde dikkatle dinleyen çevreler, aynı cümle dindar bir ağızdan çıktığında burun kıvırır. Bu yalnızca kişisel bir önyargı da değildir, bilgi hiyerarşisinin sınıfsal kuruluşudur. Türkiye'de hangi bilginin değerli, hangi tecrübenin ilkel, hangi acının anlatılmaya değer, hangi korkunun anlaşılır sayılacağı çoğu kez seküler kültürel sermaye tarafından belirlenmektedir.
Bilgiyle kurulan bu ilişki, Türkiye'de akademinin, medyanın ve kültür çevrelerinin dilinde de görülür.
Uzmanlık elbette değerlidir fakat uzmanlık, kimseye nahak yere halkı azarlama yetkisi vermez. Akademik ton, insanı otomatik olarak daha adil yapmaz. Köşe yazarlığı, gazetecilik, sanatçılık veya akademisyenlik, kişinin toplumsal gerçekliği daha dürüst kavradığını garanti etmez. Hatta bazı durumlarda bu konumlar, insanı kendi çevresinin alkışına daha bağımlı hale getirir. Düşünce, hak ettiği yalnızlığı göze alamadığında meslekî itibarın hizmetine girer. Bu sebeple de Türkiye'deki seküler kesimin bilgiyle imtihanı, “daha çok okumalıyız” yaklaşımıyla çözülecek kadar basit değildir. Elbette okumak gerekir. Fakat önce insan olmak, adam olmak önemlidir. İnsan yalnız kendi öfkesini doğrulayan kitapları okuyorsa, yalnız kendi mahallesini haklı çıkaran akademisyenleri dinliyorsa, yalnız kendi sınıfının acısını insanlık meselesi sayıyorsa, o okuma bir süre sonra savunma cephanesine dönüşür, başka hiçbir şeye değil.
Sahici bilgi insanı daha ağırbaşlı yapar. Daha az kesin konuşturur. Başkasının hayatına daha dikkatli baktırır. “Bunu ben bilmiyorum” diyebilme terbiyesi verir. Türkiye'deki seküler çevrelerin geniş bir bölümünde ise bilgi, hızla üstünlük fırsatı bulmanın aracı sayılmaktadır
Kibir zihnin kuruluşunda yaşar. İnsan karşısındakini gerçekten duymuyorsa, onu yalnız kendi kategorilerine yerleştiriyorsa, bilgiyi insanı anlamak için değil insanı azaltmak için kullanıyorsa, entelektüel bir avamlık içindedir. Türkiye'nin seküler kesimi bu avamlıkla yüzleşmedikçe, dindar mahallenin cehaletine dair söylediği sözlerin önemli bir bölümü doğrudan kendi suratlarınadır.
IV.
Devam edelim.
Türkiye'deki seküler kesim bilimi sever; daha doğrusu bilim kelimesinin sağladığı ahlaki ve zihinsel prestiji sever. Bu ayrım önemlidir. Bilimi sevmek, bilimsel yöntemin sabrını, şüphesini, sınama ahlakını, delil karşısındaki alçakgönüllülüğünü, bilmediği konuda susabilme terbiyesini ve kendi kanaatini değiştirme cesaretini de sevmeyi gerektirir. Bilim kelimesinin prestijini sevmek ise daha kolaydır. Bahis konusu ettiğimiz çevrelerde yapılan yine bu kolaycılıktır.
“Bilim böyle diyor” ifadesi Türkiye'deki birçok seküler ağızda araştırma başlangıcı olarak kurulmamaktadır, daha çok tartışma kapatma aracı olarak kullanılmaktadır. Hangi bilim? Hangi veri? Hangi yöntem? Hangi alan? Hangi örneklem? Hangi sınır? Hangi yorum? Bu sorular çoğu yerde sorulmaz. Bilim tekil bir makam gibi anılır. Sanki bütün bilim insanları aynı şeyi söylüyor, bütün alanlar aynı kesinlikte konuşuyor, her ahlaki ve siyasi mesele laboratuvar sonucu gibi çözülebiliyor. Biliyoruz ki bu bilimsel bir terbiyeden çok otorite arayışıdır. Dinî çevrede “efendi hazretleri böyle dedi” neyse, seküler çevrede “uzmanlar böyle söylüyor” cümlesi de aynısıdır, ikisinde de aynı tembellik vardır.
Ama yine de Türkiye'deki seküler tipin rasyonelliği fazlasıyla abartılır.
Bu tip, sanıldığı gibi sistematik düşünen, kavramların sınırını bilen, karşı görüşü önce anlayıp sonra eleştiren, delille kanaat arasında ilişki kuran bir tip olarak çıkmaz karşımıza. Sokak düzeyinde, sosyal medya düzeyinde, arkadaş masası düzeyinde, televizyon tartışması düzeyinde çoğu kez reflekslerle hareket eder. Dinî bir kelime duyduğunda gerilen, başörtüsü gördüğünde siyasal anlam yükleyen, muhafazakar bir aileden geleni otomatik bir kategoriye koyan, kendi tarafının sloganını delil, karşı tarafın yaşadığı deneyimi propaganda sayan tuhaf bir zavallılık. Biliyoruz ki bu tavır da bir akıl yürütme tavrından çok bir kültürel koşullanmadır, ama ne çare.
Bilimin insanı otomatik olarak daha ahlaklı hale getirdiğine dair bir kanun yoktur. Bir insan evrim teorisini bilip gündelik hayatta zalim olabilir. Bir insan kuantumdan söz edip çalışanının hakkını yiyebilir. Bir insan laikliği savunup evinde haydutluk yapabilir. Bir insan psikoloji terimleriyle konuşup karşısındaki insanı ustalıkla manipüle edebilir. Bilgi, karakterin, ahlakın, mizacın, olgunluğun yerine geçemez. Türkiye'deki seküler çevrelerin yanılgılarından biri de budur. Bilimsel kavramlara yakın durmanın, insanı ahlaki olarak da daha güvenilir kıldığı yönünde azımsanmayacak bir iyimserlik taşımaktadırlar. Oysa kavram bilmek başka, insan olmak başka şeydir. Bu türdeki şeylerin hepsi malumattan ibarettir. Malumat ise olmak derecesine erdiren bir şey değildir.
Seküler mahallenin kendi hurafelerine karşı hayli toleranslı oluşu ayrıca dikkat çekicidir. Astroloji, enerji sinerji vs. söylemleri, evrenin mesajları, kişisel gelişim mistisizmi, ilişki koçluğu, sağlıklı yaşam dogmaları, psikoloji kırıntıları, marka fetişizmi, beden takıntısı, şifa ritüelleri ve dijital çağın türlü inançları aynı çevrelerde geniş yer bulmaktadır. Dindarın muskası gülünç bulunurken, sekülerin enerji temizliği estetik tercih gibi karşılanmaktadır. Dindarın şeyhi komikleşirken sekülerin yaşam koçu normalleşmektedir. Dindarın duası irrasyonel sayılırken, sekülerin evrene mesaj göndermesi hoş bir kişisel ritüel olarak karşılanır.
Ayrıca, seküler çevrelerde bilime verilen değer çoğu zaman teknik alanlarla sınırlı kalır; insan bilimleri, tarih, sosyoloji, antropoloji, felsefe ve dinler tarihi gibi alanların karmaşık soruları kolayca sloganlara ezdirilir. Mesela “din toplumları geri bırakır” cümlesi çok rahat kurulur. Fakat dinin tarih boyunca toplumsal dayanışma, anlam, hukuk, sanat, mimari, gündelik ahlak, ölümle baş etme ve cemaat ilişkileri içinde oynadığı farklı roller üzerine sabırla düşünme adeti neredeyse hiç yoktur. “Halk cahil olduğu için böyle” denir; ama sınıf, kentleşme, güvenlik, aidiyet, korku, tarihsel dışlanma, devletle ilişki ve ekonomik kırılganlık hiç beraberce ele alınmaz, o insaf çok görülür.
Bunlar bilimsel tavırlar değildir, bunlar açık şekilde bilim kisvesinin arkasına saklanmış politik kızgınlıklardan ibarettir.
Türkiye'deki seküler kesim bilimi gerçekten önemseyecekse, önce bilimi slogan olmaktan çıkarmalıdır. Bilim, insanın kendi tarafını sürekli haklı çıkaran bir makine değildir. Bilim belli ussullerle çalışılabilecek ve amacı faydalı, değerli, geçerli bilgi üretmek olan insani bir kurumdur ve bilgiyle bilimle haşır neşir olan herkese bir de “bunu bilmiyorum” demeyi öğretir. Kendi alanının dışına çıktığında dikkatli konuşmayı öğretir. Delille istekler arasındaki farkı öğretir. Ölçüyü öğretir. Türkiye'deki seküler mahallenin ihtiyacı bu haseple bilim terbiyesidir. Bu terbiye gelmediği sürece, olanlardan bir payı da zaten bilim almaktadır.
V.
Türkiye'de seküler kesim kendisini rasyonel, dindar ve muhafazakar çevreleri ise duygusal, geleneksel, dogmatik veya irrasyonel görmeye yatkındır.
Bu karşıtlık çok işe yarar, çünkü seküler çevreye kendiliğinden bir üstünlük verir. Fakat gündelik hayat bu kadar düzgün ayrımlarla ilerlememektedir.
Türkiye'deki seküler tipin önemli bir bölümü rasyonel olmaktan çok, kendi mahallesinin reflekslerini iyi öğrenmiş bir elemandır. Hangi konuda neye öfkeleneceğini, hangi kelimeyi duyunca hangi etiketi yapıştıracağını, hangi sembolden hangi siyasi anlamı çıkaracağını, hangi insanı hangi sınıfa yerleştireceğini bilir. Bu bilgi de düşünüp taşınılarak değil, ortam terbiyesinden gelir.
Rasyonellik, insanın kendi hoşuna giden sonucu daha iyi savunabilmesi değildir. Rasyonellik, hoşuna gitmeyen sonucu da duyabilmeyi gerektirir. Rasyonalite bir yetidir, ve rasyonelite yetisini iyi kullanan işleten biri, rasyonel alan dahilinde yetkin muhakeme yürütür. Rasyonelite yetisinin genel bir çerçevesi budur. Buna kendi tarafının yanlışına bakabilmesi, karşı tarafın doğru cümlesini kabul edebilmesi, öfkesinin aklını yönetmesine izin vermemesi, kelimeleri sopa gibi kullanmaması, delil ile kanaat arasına mesafe koyabilmesi de elbette girer. Türkiye'deki seküler mahallenin geniş bir bölümünde bu yönler zayıftır. Özellikle siyaset ve din söz konusu olduğunda, rasyonel yetileri hızla refleksin emrine girer.
Başörtülü bir kadının kamusal alandaki varlığı buna iyi bir örnektir.
Türkiye'deki seküler çevreler başörtüsünü yıllarca yalnızca bireysel inanç veya kimlik tercihi olarak okuyamadı. Elbette başörtüsünün siyasal sembole dönüştürüldüğü, kadın bedeni üzerinde baskı aracı yapıldığı, cemaat ve aile denetimiyle iç içe geçtiği örnekler vardır. Fakat bütün başörtülü kadınları aynı anlamın taşıyıcısı gibi görmek, rasyonel bir analiz değildir, bu korkuyla çalışan bir kültürel kodlamadır. Aynı şekilde sakallı bir erkek, imam hatipli bir genç, muhafazakar bir aileden gelen öğrenci, Kur'an kursuna gitmiş bir çocuk, namaz kılan bir iş arkadaşı hemen hazır bir anlam haritasına yerleştirilemez. Bu harita insanı anlamaya değil, ondan korunmaya yarar çünkü. Seküler çevreler bu imtihandan çok kere sınıfta kaldı. Ve kendileri ne haklı gerekçelerle hasta oldularsa, aynı şekilde karşılarındaki insanları bir daha haklı gerekçelerle hasta ettiler.
Seküler rasyonellik iddiası, kendi içindeki duygusallığı saklar. Türkiye'deki seküler kesim kendisini aklın alanında görür; fakat siyasi yenilgi, kültürel kayıp, iktidar dışına düşme, dindar görünürlüğünün artması, eğitim sisteminin bozulması, kadınların baskı altında kalması ve yaşam tarzına müdahale korkusu onda güçlü bir duygusal zemin üretmiştir. Bu zemin anlaşılırdır. Ancak korku düşünceye dönüşmüyorsa hiç, sürekli tetikte bekleyen bir kimlik refleksi halini alır. O zaman insan analiz yapamaz olur, sadece alarmlı bir bombaya dönüşür... Tartışmaz, savunmaya geçer. Dinlemez, karşısındakinin hangi dosyaya konacağını belirler. Bu nedenle Türkiye'deki seküler kesimin kendi duygusallığını kabul etmesi gerekir. Rasyonel olmak için duygusuz olmak gerekmez. Asıl mesele duygunun aklın yerine geçmesine izin vermemektir. Dindar mahallede öfke ve korku din diliyle nasıl meşrulaştırılıyorsa, seküler mahallede çağdaşlık ve laiklik diliyle benzer şeyler yapılmaktadır.Dindar kendi korkusunu iman hassasiyeti diye anlatırken, seküler kendi korkusunu uygarlık savunusu diye anlatmaktadır. İkisinin içeriği belki aynı aynı değildir, fakat psikolojik mekanizma kesinlikle benzer biçimde işlemektedir.
Seküler rasyonellik iddiasının bir başka zayıf noktası, tartışma dilinde görülür.
Sosyal medyada, televizyon yorumlarında, arkadaş masalarında ve kültürel çevrelerde karşı tarafın en kötü örneği seçilir ve bütün muhafazakar-dindar dünya o örneğe indirgenir. Bir tarikat skandalı, bir yolsuzluk, bir kadın düşmanı açıklama, bir cahilce fetva, bir gösterişli muhafazakar hayat bütün dindarlığın özeti gibi sunulur. Bu örneklerin eleştirilmesi gerekir; fakat bir dünyanın tamamını en kötü örnekleriyle açıklamak, ne dürüst bir tutumdur, duruştur, ne de düşüncedir, muhakemedir, olsa olsa bıktırıcı bir propagandadır. Aynı yöntem sekülerlere uygulandığında seküler çevrelerin nasıl çılgına döndüğü çok kere görülmüştür. Ama kendi dünyasının kötü örneklerinin genellenmesini haksızlık sayan nicesi, aynı adaletin onda birini başkasına gösteremeyecek kadar gözü dönmüş bir öfke taşımaktadır. Bu öfkenin tamamı haklı olabilir mi? Kesinlikle olamaz. Burada nefsin çırılçıplak hüküm sürdüğünü görmek için allame olmaya gerek yoktur.
Rasyonel düşünce, insanı acele genellemelerden uzak tutar. Türkiye'de ise seküler mahalle, özellikle dindarlarla ilgili konularda acele genellemeyi sever. Çünkü bu genelleme ona güven verir, nefsine de geçici bir tatmin verir. Karşı tarafı karmaşık insanlardan oluşan bir dünya olarak görmek onlara zor gelir, bu sebple “cahil”, “yobaz”, “çıkarcı”, “baskıcı”, “ikiyüzlü” gibi birkaç kelimeye indirgemek kolayına kaçarlar.
Rasyonellik iddiasının ciddiye alınabilmesi için, seküler kesimin kendi avam tarafıyla yüzleşmesi gerekir.
Bir insanın dinî sembollerden uzak durması onu otomatik olarak düşünür yapmaz. Bir insanın iyi okullarda okuması da onun önyargılarını yok etmez. Bir insanın bilimi vesaire sevmesi, bilimsel sabra sahip olduğunu göstermez. Türkiye'deki seküler çevrelerin bu husutaki asıl sınavı, kendisini peşinen rasyonel sanmaktan vazgeçmesidir.
VI.
Türkiye'deki seküler kesim, ahlaki duyarlılık başlıklarında güçlü bir dil kurmuştur.
Kadın hakları, hayvan hakları, çevre, ifade özgürlüğü, hukuk devleti, laik eğitim, ayrımcılık karşıtlığı, yaşam tarzı özgürlüğü, çocuk istismarına karşı mücadele, yolsuzluk karşıtlığı, emek sömürüsü gibi konularda seküler çevrelerin ürettiği itirazların önemli bir kısmı değerlidir. Bu başlıkların çoğu Türkiye'nin gerçek yaralarıdır. Fakat ahlaki bir başlığı savunmak, onu savunan insanı doğrudan ahlaklı yapmamaktadır. Ahlak, yalnızca doğru konuda doğru pozisyon almakla tamamlanamaz. Ahlak, insanın kendi rahatını bozan yerde sınanır. Açalım.
Günümüz seküler çevrelerinde duyarlılık giderek görünür bir kimlik alanına dönüştü. İnsan doğru davranmakla yetinmek istemiyor; doğru konuda doğru tepkiyi verdiğinin bilinmesini de istiyor. Sosyal medya bu arzuyu büyüttü. Bir olay olduğunda herkes pozisyon almak zorunda hissediyor. Sessizlik şüpheli hale geliyor. Tepki gecikirse insan mahallesinin gözünden düşmekten korkuyor. Böylece ahlaki tepki, hız yarışına dönüşüyor. Kim daha önce yazdı, kim daha sert konuştu, kim daha keskin cümle kurdu, kim daha fazla paylaşıldı?
Bu hızın içinde düşünme zayıflamaktadır. Olayın ne olduğu tam anlaşılmadan yargı kurulmaktadır. Mağdurun ihtiyacıyla mahallenin öfke ihtiyacı birbirine karışmaktadır.
Bu karşı tarafta hatta her tarafta olmaktadır. Bu ahvalde insanlar acıya eşlik etmekten çok, doğru tarafta olduklarını ilan etmeye yönelir. Birkaç sert paylaşım yapılır, birkaç isim hedef gösterilir, birkaç ahlaki cümle dolaşıma girer, sonra yeni gündeme geçilir. Geride acısıyla baş başa kalan insanlar, uzun dava süreçleri, yoksulluk, bakım emeği, psikolojik yıkım ve gerçek dayanışmanın zahmeti kalı bazen ve bu kimsenin umrunda olmaz.
Seküler mahallenin duyarlılık dili çok seçiçi olduğu için ve çok ses yapabildiği için daha da problemlidir.
Kendi mahallesinden biri yanlış yaptığında bağlam hatırlanırak “ama linç etmeyelim”, “ama şimdi bunu konuşmanın zamanı mı”, “ama karşı taraf daha kötüsünü yapıyor”, “ama o kadar da değil”, “ama niyeti öyle değildi” cümleleri içerde uçuşur. Karşı mahalleden biri benzer bir yanlış yaptığında bekletmesiz işi bitmiştir. O yüzden bağlam hiçbir şekilde önemli değildir, önemli olan onlar için teşhirdir.
Türkiye'deki seküler çevrelerde iyi insan imajı güçlüdür. Duyarlı olmak, doğru konulara tepki vermek, kötü insanlara kızmak, belirli siyasi çizgide durmak, belirli yardım kampanyalarını paylaşmak, belirli kelimeleri kullanmak, belirli konularda öfkelenmek kişiye ahlaki güven verir. Fakat insan bu güvene fazla yaslanırsa kendi karanlığını görmez. Dindar mahallenin “biz Allah'tan korkarız” diyerek kendisini temize çıkarması nasıl sorunluysa, seküler mahallenin “biz insan haklarından yanayız” diyerek kendisini temize çıkarması da bu ahval dahilinde sorunludur. İnsan haklarından yana olmak, insanı her durumda insan gibi davranmaktan muaf tutmaz.
Türkiye'deki seküler kesim ahlak konusunda inandırıcı olmak istiyorsa, görünür duyarlılığı gerçek sorumlulukla değiştirmelidir.
Daha az ilan, daha çok temas.
Daha az ahlaki poz, daha çok kendi hayatına bakma cesareti.
VII.
Türkiye'deki seküler kesim bireysellikten çok söz eder. “Kendi aklını kullanmak”, “kimsenin dayatmasına boyun eğmemek”, “özgür düşünmek”, “kendi hayatını kurmak” gibi yaklaşımlar seküler benlik anlatısının temel taşlarıdır. Fakat gündelik hayata yakından bakıldığında, bu bireysellik söyleminin altında güçlü bir cemaatleşme olduğunu görmek lazımdır.
Bu çevrelerde insanlar düşündükleri için aynı çevrede toplanmaktan çok, aynı çevrede toplandıkları için benzer düşünmeye başlıyor. Kıyafet, tatil, siyasi öfke, mizah, ilişkiler, beğeni, tüketim, sanat zevki, çocuk yetiştirme biçimi ve sosyal medya refleksleri hep birbirine benzer durumda.
Bu cemaatleşme dindar cemaatler gibi açık hiyerarşiyle yürütülmez. Resmi lideri, ritüel takvimi, vaaz dili, açık günah listesi olmayabilir her zaman, ya da görünür olmayabilir. Gerek de yok. Bunların cemaatleşme mantığına göre işleyen bir çok görünmez sınırları vardır. Hangi konuda ne söylenecek, hangi kelime kullanılmayacak, hangi isim sevilecek, hangi isimden uzak durulacak, hangi meselede hangi pozisyon alınacak, hangi şaka yapılabilir, hangi şaka yapılamaz, hangi siyasi eleştiri makbul, hangisi “karşı tarafa yarar”, bunlar sessizce belirlenir. Kimse yasak koymaz, fakat herkes yasakları bilir. Bu asgari olarak durumun ne olduğunu görmek için yeterlidir.
Seküler cemaatleşmenin dini cemaatlerden daha avantajlı yönü, kendisini cemaat olarak tanıtmamasıdır.
Dindar mahallede aidiyet daha görünürdür. Seküler mahallede ise aidiyet özgürlük, mücadele vs diliyle saklanır. Herkes kendi tercihlerini yaptığını düşünür; oysa birçok tercih çevrenin onay mekanizması tarafından biçimlendirilmiştir. Aynı diziyi izler, aynı müziği dinler, aynı mekanlarda bulunur, aynı siyasi cümleleri tekrarlar, aynı insanlara öfkelenir, aynı simgeleri severler. Farklı olduklarını düşünürken tek tipleşirler. Bu tek tipleşme de birkaç aykırı kumaş hariç, kimseyi rahatsız etmez; çünkü kendi mahallesinin benzerliğini zevk, incelik ve bilinç sanmak iyi gelir.
Grup kimliği, ancak eleştiri karşısında kendini belli eder. Seküler çevreye kendi çifte ölçüsü, sınıfsal kibri, dindar karşıtlığındaki hoyratlık, devletçi laiklik refleksi veya kadın meselesindeki çelişkileri hatırlatıldığında, tartışmaları hızla savunmaya döner. Çünkü bu eleştiriler bir fikre yönelmiş gibi algılanmaz, bütün kimliğe saldırı gibi hissedilir. Bu yüzden seküler mahalle içinde bazı meseleler konuşulamaz. Konuşulursa “şimdi sırası mı”, “karşı tarafın ekmeğine yağ sürüyorsun”, “sen de mi onlardansın”, “bu dil çok problemli” gibi tepkiler gelebilir. Bu tepkiler gelmiyorsa, orada ustalıklı bir iş çeviriliyordur.
Bu mekanizma, Türkiye'deki muhalif kültürde çok belirgindir. İktidara ve muhafazakar-dindar çevrelere karşı haklı eleştiriler, zamanla grup sadakatinin aracı haline getirilirler. Bir insan iktidarı eleştirdiği sürece kendi mahallesindeki sorunlar ertelenir, seküler kadın erkek bozuklukları, seküler sınıfsal konfor, seküler çevredeki mobbing, sanat dünyasındaki sömürü, akademideki hiyerarşi, medya çevrelerindeki kayırmacılık, kültürel etkinliklerdeki dışlayıcı dil, hep “daha büyük meseleler”in gölgesinde kalır mesela.
Seküler cemaatleşme, düşünce üretimini de fakirleştirir. Bir fikir, içeriğiyle değil, hangi mahalleye hizmet ettiğiyle değerlendirilir. Aynı cümle karşı taraftan gelirse tehlikeli, kendi taraftan gelirse cesur bulunabilir. Aynı eleştiri dindar biri tarafından yapılırsa gericilik sayılır, seküler biri tarafından yapılırsa özeleştiri kabul edilir.
Seküler çevrelerin çoğulculuk iddiası da bu itibarla hep bir sınav içindedir.
Çoğulculuk, yalnız kendi çevrenizdeki küçük üslup farklılıklarını tolere etmek değildir. Gerçek çoğulculuk, insanın rahatsız olduğu düşünceyle bile hukuk içinde yaşayabilmesidir. Türkiye'deki seküler mahallenin önemli bir bölümü çoğulculuğu sever, fakat kendi güvenlik alanını bozacak fikirler karşısında onu hızla sınırlayıcı hale getirir.
Başörtülü kadının kamusal varlığı, dindar bir ailenin eğitim talebi, muhafazakar bir gencin kültürel temsili, dinî hassasiyetlerin kamuda görünmesi gibi alanlarda bu imtihanların tamamını kaybetmişlerdir. Bunlar birkaç örnek, liste çok daha uzundur.
VIII.
Türkiye'deki seküler kesim özgürlüğü de sever. Yaşam tarzına müdahale edilmesin, kadın kendi bedeni üzerinde söz sahibi olsun, gençler aile ve mahalle baskısıyla ezilmesin, sanat sansürlenmesin, insanlar inançsızlıkları veya farklı hayat tercihleri yüzünden cezalandırılmasın, aşk ve ilişki alanı ahlak polisliğine teslim edilmesin ister. Bunlar ciddi ve gerekli taleplerdir. Fakat özgürlük yalnızca dış baskının kalkmasıyla tamamlanamaz. Buna rağmen günümüz Türkiye'sinde seküler çevrelerin özgürlük anlayışı büyük ölçüde hayat tarzı üzerinden şekilleniyor, her cenahta.
Ne giyeceğim, kiminle yaşayacağım, ne içeceğim, nereye gideceğim, bedenimle nasıl ilişki kuracağım, hangi ilişki biçimini seçeceğim, hangi müziği dinleyeceğim, hangi şehirde yaşayacağım? Özgürlük kalemleri büyük oranda bunlardır. Fakat özgürlüğü yalnızca kişisel tercih alanına indirdiğimizde, ekonomik zorunluluklar, sınıf, bakım emeği, aile yükü, kent yoksulluğu, iş güvencesizliği, psikolojik kırılganlık ve toplumsal temas geri plana düşer, seküler mahallede bu hususları ciddi şekilde dert edinenler vardır, fakat onların da politik personalarındaki öfke bu işleri dert edinmelerini işlevsiz, sonuçsuz kılmaktadır. Geriye bsit kişisel dertlenmeler kalmaktadır.
Elbette bir insan istediği gibi giyinebilir, fakat kira ödeyemiyorsa, güvencesiz çalışıyorsa, ailesine bakmak zorundaysa, şehirde yalnızlaşmışsa, kültürel olarak sürekli aşağılanıyorsa, işyerinde mobbinge uğruyorsa, özgür görünmesi onun gerçekten özgür yaşadığı anlamına gelmez. Türkiye'deki seküler mahallenin özgürlük söylemi bu toplumsal gerçekliği ihmal etmeye çok yatkındır ve daha çok kendi çevresinin rahatını savunan bir anlayışa devrilmesi de çok sık görülür.
Seküler özgürlük söylemi, yeni benzeşmeler de üretir. Herkes kendi hayatını kurduğunu düşünür; fakat aynı semtler, aynı tatil rotaları, aynı ilişki modelleri, aynı estetik bedenler, aynı sağlıklı yaşam ritüelleri, aynı üretkenlik dili, aynı terapi kavramları, aynı politik öfkeler ve aynı tüketim kalıpları etrafında benzeşen benzeşene.
Dışarıdan bakıldığında bireysellik var gibi görünür ama yakından bakıldığında, bireyselliğin ortak bir forma dönüştüğü ve orada eridiği anlaşılır. Hatta çoğu kendi seçimlerini yaptığını sanırken, seçimin arka planındaki kültürel yönlendirmeleri fark etmez.
Onay bağımlılığı bu yapının merkezinde vardır. Dindar çevrede insan aile, cemaat veya mahalle tarafından onaylanmak ister. Seküler çevrede onayın kaynakları değişir: arkadaş grubu, sosyal medya, meslek çevresi, kültürel ortam, beden estetiği, politik doğruluk, zekice alay, doğru mekanlarda bulunma, doğru ürünleri tüketme gibi şeylerle yer değiştirir.
Özgürlük söylemi beden ve cinsellik alanında da yeni baskılar üretiyor bunu da ayrıca açmak lazım.
Muhafazakar mahallede kadın bedeni namus, mahremiyet ve aile onuru üzerinden denetlenirken seküler mahallede ise beden fitlik, çekicilik, gençlik, bakımlılık, rahatlık, arzu edilebilirlik ve özgüven üzerinden ölçülür. Birinde örtünme baskısı vardır, diğerinde görünürlük baskısı. Birinde “iyi kadın” fedakar ve edepli olmalıdır, diğerinde özgüvenli, çekici, sosyal, ekonomik olarak güçlü ve duygusal olarak dengeli görünmelidir. Birbirlerini tamamlayan iki zıt yüz gibiler.
Seküler erkeklik bu konuda ayrıca konuşulmalıdır. Kendisini dindar erkekten daha özgürlükçü ve eşitlikçi gören seküler erkek, gündelik ilişkilerde aynı tahakkümü daha incelmiş biçimde sürdürebilmektedir.
Bunlar kadını bedeni üzerinde açık baskı kurmayabilir fakat onu beğeni piyasasında ölçerler.
Patriyarka yalnız kıyafet değiştirir; zihniyetin özü aynıdır.
Türkiye'deki seküler kesimin özgürlük konusunda inandırıcı olabilmesi için, özgürlüğü yalnız kendi hayat tarzının güvenliği olarak düşünmekten çıkarması gerekir. Özgürlük, başkasının rahatsız edici hakkına da tahammül edebilmektir. Özgürlük, sınıf ilişkilerinde kendi konforunu sorgulayabilmektir. Özgürlük, beden piyasasının yeni emirlerini tanıyabilmektir. Özgürlük, kendi arzularının nereden geldiğini sorabilmektir. Özgürlük, yalnız dindar mahallenin baskısından kurtulmak değildir, özgürlük seküler mahallenin daha parlak, daha ince, daha şık baskılarını da fark edip reddedebilmektir.
IX.
Türkiye'deki seküler kesimin zihninde ilerleme fikri özel bir yer tutar. Ülke ilerlemelidir, toplum çağdaşlaşmalıdır, insanlar eğitilmelidir, şehirler dönüşmelidir, hayat daha verimli, daha hızlı, daha üretken, daha görünür hale gelmelidir. Bu fikrin tarihsel dayanakları da vardır. Yoksullukla, cehaletle, salgınlarla, baskıyla, kötü eğitimle, kapalı toplum yapısıyla mücadele etmenin yolu elbette gelişmeden, bilimden, teknikten ve kurum inşasından da geçer. Fakat ilerleme, insanın kendisini ve toplumu ölçtüğü tek değere dönüştüğünde başka bir sorun başlar. Artık hiçbir şey olduğu haliyle yeterli görülmez. Her şey yetişmesi, düzelmesi, hızlanması, güncellenmesi, pazarlanması, parlatılması gereken bir projeye dönüşür; “eline çekiç alınca, her şeyi çivi gibi görürsün”.
Günümüz seküler orta sınıfı bu ilerleme takıntısını kendi hayatına da taşımıştır. İnsan daha iyi bir okul, daha iyi bir iş, daha iyi bir beden, daha iyi bir çevre, daha iyi bir ilişki, daha iyi bir psikoloji, daha iyi bir görünürlük, daha iyi bir hayat hikayesi peşinde koşabilir, ilk bakışta bu gayret olumludur da. Kim kendisini geliştirmek istemez? Fakat insanın gelişmesiyle insanın sürekli yetersiz hissettirilmesi aynı şey değildir.
Gelişme insana alan açar. Ama oluşturulan ya da saplanılan yetersizlik duygusu insanı kendi içinde daraltır, patlatır.
Türkiye'deki seküler çevrelerde kişisel gelişim, kariyer, beden, kültür, dil, seyahat ve sosyal çevre üzerinden kurulan “daha iyi ben” baskısı, birçok insanı sessiz bir yarışın içine sokmaktadır ve orada herkes gittikçe peşinen saklı bir yetersizlik duygusuyla yarışta yer almaktadır.
Bu yarışta başarı artık yapılan işin niteliğiyle ilgili değildir, işin nasıl göründüğüyle ilgilidir.
Herkes iyi bir öğretmen, iyi bir hekim, iyi bir yazar, iyi bir anne, iyi bir dost, iyi bir yurttaş olmaktan önce bunu anlatabilir, gösterebilir, dolaşıma sokabilir hale gelmek zorunda hissedebilmektedir. Başarı sosyal medyada paylaşılabilir, CV'ye yazılabilir, çevrede konuşulabilir, statüye çevrilebilir olmalıdır. Bu suretle de hayatın değeri, hayatın pazarlanabilirliğiyle karıştırılır hale gelmiştir.
Bu baskı özellikle genç seküler kuşaklarda keskindir, iyi eğitim almak yetmez, iyi bir portfolyo gerekir. İyi iş yetmez, onu bir seküler anlama sokmak gerekir. Sağlıklı olmak yetmez, sağlıklı göründüğünü de göstermek gerekir. Politik olarak doğru olmak yetmez, doğru tepkiyi doğru zamanda ne olursa olsun vermek gerekir, susmak diye bir şey yoktur, biraz düşünmek, biraz beklemek, biraz başka bir noktadan bakmak mümkün mi diye insanca özgürce bir duruşa geçmek. Böylece özellikle genç insan daha hayatın başında sayısız ölçünün altında sokularak olgunlaşamadan işin cıvığını çıkartacak üstünden başından dökülecek binbir hale girer, o ahval içinden de birbirine benzemez bir sürü tip meydana gelir, ama hepsi aynı tiptir, zemin olarak.
İlerleme fikrinin Türkiye'deki bir başka sonucu geçmişle kurulan ilişkilerde de görülür.
Eski olan kolayca geri, ilkel, taşralı, muhafazakar veya aşılması gereken bir yük gibi algılanabilmektedir. Gelenek, yalnız baskı üreten bir yapı olarak okunabilmektedir. Oysa gelenek tek parça değildir. İçinde hiyerarşi de taşır, dayanışma da; baskı da üretir, süreklilik de; daraltır da, bazı insanları hayata bağlayan anlam ağları da kurar. Seküler zihin bu tür şeyleri yalnızca gerilik olarak gördüğünde ya da oraya atmasına aday tuttuğunda, toplumun önemli bir bölümünün niçin bu ağlara tutunduğunu da anlayamaz. O zana da ilerleme fikri, onu otomatikman halktan ve tarihten koparan bir sınıfsal üstünlük zihniyetine dönüşür ansızın.
Bu yüzden Türkiye'deki seküler kesimin ilerleme fikrini yeniden düşünmesi gerekir. İlerleme yalnız daha hızlı, daha eğitimli, daha zengin, daha görünür, daha üretken olmaksa, insan bir süre sonra kendi hayatının dönüp duran bir arpa boyu içsel ve toplumsal olarak yol alamayan bir işçisine dönüşür. Oysa olgunlaşma hakkaten yeri geldiğinde yavaşlamakla, bazı şeyleri bırakmakla, kendisini ispat etme ihtiyacından uzaklaşmakla, hayata biraz daha sakin bakmakla ve oradan hareket edip içsel ve toplumsal olarak iyiyi ve doğruyu ne pahasına olursa olsun sahiplenip gereğini ondan sonra yapmakla ilgilidir.
X.
Günümüz seküler hayatının güçlü vaatlerinden biri hazdır. İnsan istediğini yapmalı, arzularını bastırmamalı, hayatı ertelememeli, keyif almalı, bedenini tanımalı, deneyim biriktirmeli, kendisini sınırlayan eski ahlak kalıplarından kurtulmalıdır. Bu anlayş üstelik baskıcı gelenek ve aile düzenleri karşısında özgürleştirici bir işlev olarak da görülür.
Türkiye'deki seküler çevrelerde arzu, kolayca meşruiyet kaynağına dönüşür. “Ben böyle istiyorum”, “bana iyi gelen bu”, “hayat benim hayatım”, “kendimi böyle ifade ediyorum” gibi cümlelerle haklı bir özgürlük savunusu görüntüsü oluşturur.
Fakat insanın içinden gelen her şey doğru değildir. İnsan yalnızca kendisiyle barışık bir varlık olarak yaşamaz; korkularıyla, eksiklikleriyle, kıskançlıklarıyla, güç arzularıyla, onay ihtiyacıyla ve yaralarıyla da yaşar ve bunları tanımak ve kendine hakim olmak zorundadır.
Arzunun kaynağı sorgulanmak zorundadır.
Haz kültürü sabrı zayıflatır. Beklemek, emek vermek, bir ilişkiyi taşımak, bir dostlukta kalmak, bir zorluğu birlikte aşmak, bir insanın yavaş yavaş açılmasına izin vermek, günümüz seküler ilişki ikliminde bu yüzden giderek daha zordur. Çünkü seçenek de çoktur. Daha iyisi vardır. Daha uyumlusu bulunabilir. Daha az yorucu olanı mümkündür. İnsan sıkıldığı, zorlandığı, yaralandığı veya aynalandığı anda başka bir ilişkiye, başka bir çevreye, başka bir deneyime geçebilir. Deneyim biriktirme arzusu da aynı yapının parçasıdır. Gidilen şehirler, yenilen yemekler, izlenen konserler, yapılan sporlar, katılınan etkinlikler, okunmuş kitaplar, ilişki hikayeleri ve estetik mekanlar insanın kimlik malzemesine dönüştürülür. Bir hayat yaşanmaktan çok, anlatılabilir deneyimler toplamı haline gelir. Kişi “ben kimim?” sorusuna karakteriyle değil, deneyim listesiyle cevap verir. Bu liste zenginleşir, fakat insanın içi aynı ölçüde derinleşmeyebilir. Deneyim arttıkça tat azalabilir. Çünkü sürekli uyarılan insanın dikkat eşiği de yükselir. Daha fazlası gerekir. Daha yenisi gerekir. Daha özel olanı gerekir. Sonunda hayat sıradanlığı taşıyamaz hale gelir, bunlar genel sorunlardır, ama seküler hazcılık bunun öncülüğünü yapan bir sınıftır.
Türkiye'deki seküler orta sınıfın tatil, yeme-içme, beden, ilişki ve eğlence kültürü bu açıdan incelenmelidir. Rakı masası, konser, festival, yoga, pilates, kahve, sahil, kamp, yurt dışı, butik otel, iyi restoran, kitap kulübü, sanat etkinliği, bunların hiçbiri tek başına sorunlu değildir. Sorun, bunların kişinin varlık değerini taşıyan sembollere dönüşmesidir. İnsan “nasıl yaşıyorum?” sorusunu “nasıl görünüyorum?”, “bak ne tarzlardayım” sorusuna çevirdiğinde haz bile iş yükü haline gelir. Keyif alması gereken şeylerden kimlik üretmeye çalışır.
Böyle dar bir haz merkezli hayat, insanı şimdiki zamana çağırıyor gibi görünür; fakat gerçekte insanı sürekli yeni uyarana bağlar. Şimdiki zamanın kendisi yetmez. Daha güzel fotoğraf, daha iyi mekan, daha yoğun duygu, daha parlak beden, daha çarpıcı hikaye gerekir. Bu, özgürlük değil, incelmiş bir bağımlılıktır. İnsan dindar mahallenin günah korkusundan kurtulup seküler mahallenin deneyim baskısına yakalanmanın imtihanı içinde Türkiyede. Nerede denge? Nerede kendini bilirlik? Nerede pişmişlik? Eskilerde vardı, hem muhafazakarında hem sekülerinde. Şimdiki ahval hiç böyle değildir.
Birinde “ayıp olur” sesi vardır; diğerinde “kaçırıyorsun” sesi. Susmak nedir bilmeden.
Türkiye'deki seküler kesim hazla daha sahici bir ilişki kurmak istiyorsa, hazzı hayatın tamamı yerine hayatın bir parçası olarak görmeyi öğrenmelidir. Haz güzeldir; fakat hazdan karakter çıkmaz. Deneyim değerlidir; fakat deneyimden tek başına derinlik çıkmaz. Özgür ilişki önemlidir; fakat özgürlük duygusal sorumsuzluğu aklamaz. Bedeni sevmek iyidir; fakat bedeni piyasaya teslim etmek başka bir baskı üretir. İnsan arzularını yaşarken onların nereden geldiğini de sormak sorundadır, bu da büyük bir iştir. Oraya işi vardırmak da önce mahallende konforlu bir kimlik kazanmaya kapılmış zihninin önce sorgulanmasıyla başlayabilecek bir şeydir.
Türkiyede hiçbir sınıf bu sorundan yana avantajlı durumda değildir.
XI.
Türkiye'deki seküler kesimde tüketim yalnız ekonomik bir faaliyet olarak da yaşanmaz; tekrar edelim, kimlik bildirir. Ne yenir, ne içilir, nerede oturulur, hangi semte gidilir, hangi tatil yapılır, hangi okul seçilir, hangi marka tercih edilir, hangi mekan bilinir, hangi şarap konuşulur, hangi kahve içilir, hangi bisiklet kullanılır, hangi spor yapılır? Bunlar kişisel tercihler olarak görünse de sosyal hayatta sessiz bir aidiyet sistemidir. Dindar mahallenin sembolleri nasıl kimlik bildiriyorsa, seküler mahallenin tüketim sembolleri de aynı şekilde kimlik bildirir. Bunları kimlik bildirisi eden de kendileridir ve karşıtlarıdır. Birbirlerini beslemektedirler.
Türkiye'de hayat tarzı çatışması yalnız ideolojik bir mesele değildir; tüketim estetiğiyle de ilgilidir. Seküler insanımız, dindar mahallenin gösterişli muhafazakarlığını eleştirirken kendi hayat tarzı gösterisini yapmaya hazırlanmış bir tiptir. Birinde lüks araç, pahalı düğün, marka çanta, hac fotoğrafı ve dini dil vardır; diğerinde sade ama pahalı tasarım, iyi kahve, iyi şarap, seçilmiş kitaplık, doğal görünen tatil, sanat etkinliği, festival bilekliği, spor rutini, yurt dışı fotoğrafı vardır, ve yanına iliştirilmiş bir büyük sembol daha.
Bu kesimlerin ikisinde de insan kendisini nesneler ve sahneler üzerinden anlatmaya oldukça düşkündür.
Tüketim kimliği insana aidiyet verir. Aynı kahvecilerde oturan, aynı tatil beldelerine giden, aynı kültürel etkinliklerde bulunan, aynı markaları bilen insanlar birbirini tanır. Kimin “bizden” olduğuna detaylardan bakıllır. Ayakkabıdan, çantadan, konuşma biçiminden, mekan bilgisinden, mizahından, çocuk okulundan, tatil fotoğrafından, kullandığı yabancı kelimeden. Dindar mahallede başörtüsü, sakal, cemaat bağlantısı veya aile tarzı ne iş görüyorsa, seküler mahallede bu tüketim ve beğeni işaretleri benzer işlev görür.
Tüketim kültürünün bir başka sonucu, sadeleşmenin bile gösteriye dönüşmesidir. Sadelik, minimalizm, doğallık, organik yaşam, yavaş hayat, şehirden kaçış, küçük üretici, etik tüketim gibi kavramlar başlangıçta piyasanın hoyratlığına karşı anlamlı itirazlar taşıyabilir. Fakat kısa sürede yeni bir seçkinlik diline çevrilir. Doğallık pahalılaşır. Sadelik tasarlanır. Köye dönüş estetik bir hikayeye dönüşür. Yerel olan, orta sınıf beğenisine uygun hale getirildiğinde değer kazanır. Böylece piyasa, kendisine yönelik itirazları bile tüketim ürününe çevirir, ve bunun için seküler manahalle, özellikle avam kesimi, çok verimli bir insan ve zihniyet malzemesidir.
Türkiye'deki seküler kesim tüketimle ilişkisini ideolojik ve kimliksel açıdan sorgulamadığı sürece, özgürlük ve ahlak söylemi havada kalır. Çünkü insanın nerede durduğu yalnız fikirlerinden anlaşılmaz, parasını ne surette nereye harcadığından, konforunu nasıl kurduğundan, altan alta kimin emeğini görünmez kıldığından, neyi vazgeçilmez saydığından da anlaşılır.
Burada mesele seküler insanın güzel şeylerden vazgeçmesi değildir. Mesele, güzel şeylerin çirkinleşmeme gayretinden alıkoyup insanı körleştirmesidir.
XII.
Günümüz seküler hayatında dijital alan yalnız iletişim aracı değildir; benlik kurma sahnesidir.
Türkiye'deki seküler çevreler sosyal medyayı politik itiraz, mizah, dayanışma ve haberleşme alanı olarak yoğun biçimde kullanır. Bu kullanımın değerli tarafları da vardır. Sansürün arttığı, medyanın daraldığı, iktidar baskısının yükseldiği dönemlerde dijital alan nefes kanalı açmıştır. Fakat aynı alan, zamanla bir onay pazarı da kurmuştur. İnsan ne kadar zeki görünüyor, ne kadar doğru yerde duruyor, ne kadar duyarlı, ne kadar kültürlü, ne kadar alaycı, ne kadar güncel, ne kadar cesur? Bunların hepsi bu sahnede ölçülür hale gelmiştir. Beğeni sayısı, paylaşım, takipçi, görünürlük ve çevre tepkisi, kişinin kendi değer duygusuna sızmıştır.
Dijital benlik insanı parçalara ayırır. Bir tarafta gerçek hayatın yorgun, kararsız, kusurlu, çelişkili insanı varken, diiğer tarafta düzenlenmiş, filtrelenmiş, politik olarak doğru, estetik olarak tutarlı, zeki, duyarlı, başarılı ve özgür görünen dijital kişi. Aradaki mesafe büyüdükçe insan kendi hayatına ister istemez yabancılaşmaktadır. Çünkü artık yalnız yaşamıyordur; kendisini seyreden hayali kalabalığın önünde yaşamaktadır. Türkiye'deki seküler orta sınıfın önemli bir bölümü bu seyirciyi içinde taşır.
Sürekli karşılaştırma bu zihniyetin doğal sonucudur.
Dindar mahallede “el alem ne der” baskısı açık biçimde dolaşır. Seküler mahallede “el alem ne yaşıyor” baskısı dolaşır.
Dijital politiklik de ayrıca ele alınmalıdır. Türkiye'deki seküler çevrelerde sosyal medya muhalefeti güçlüdür. Hızlı tepki, sert mizah, alaycı dil, görsel üretim, slogan, ifşa ve boykot çağrısı sık kullanılır. Bunların bazısı haklıdır ve başarılıdır. Ama çoğunlukla bu dijital siyaset, ekran başında kendini rahatlatmaktan ibaret bir şeydir ve büyük oranda netice olarak boş iştir.
Dijital alay kültürü Türkiye'deki seküler gençliğin en belirgin dillerinden biridir. Baskı altında yaşayan, gelecek kaygısı taşıyan, ekonomik olarak sıkışan, aile ve toplum beklentileri arasında bunalan gençler için bunlar birer nefes alanı işlevi de görmektedir. Fakat bizce bunlar sahici ve ehil bir mizah kültürünün parçası olarak görülemez, daha toyca, daha pervasızca bir şey olarak nitelemek mecburiyetinde kalıyoruz gördüğümüz şeyleri.
Bir fikri çürütmek yerine onunla dalga geçmek kolaydır. Bir insanı anlamak yerine onu karikatürleştirmek hızlıdır. Bir toplumsal gerilimi çözümlemek yerine caps yapmak eğlencelidir. Bu hız içinde acı bile malzemeye dönüşür, ve çok kere dönüştürülmüştür.
Dijital benliğin en yıpratıcı tarafı, insanın kendi iç sesini kalabalığın uğultusuyla karıştırmasıdır. Bunu düşünmeyi herkesin kendisine bırakmak gerekir.
XIII.
Türkiye'deki seküler kesim ahlaki kavramları sık kullanır: adalet, eşitlik, özgürlük, hukuk, ayrımcılık karşıtlığı, kadın hakları, çocuk hakları, çevre, hayvan hakları, emek, ifade özgürlüğü. Bunların her biri değerlidir. Fakat bu kavramların değeri, insanın onları nasıl yaşadığına göre asıl değerini kazanır, daha doğrusu kişiler bu değerli şeylerle ilişkisi bakımından kendileri değer kazanır.
Ama ahlak, kendi mahallesinin çıkarına göre çalışmaya başladığında ahlak olmaktan uzaklaşır ve araç haline gelir. O zaman adalet, karşı tarafı yargılama siyaseti, özgürlük, kendi çevresinin rahatını savunma aracı; eşitlik, yalnız belirli kimlikler için işletilen bir slogan halini alır.
Seçici vicdan Türkiye'de yalnız dindar mahallenin problemi değildir. Seküler çevrelerde de güçlü biçimde yaşamaktadır.
Çok kere gördük ki bir haksızlık muhafazakar bir kadının başına geldiğinde, bir başörtülü kadın aşağılandığında, dindar bir ailenin çocuğu mağdur olduğunda o yüksek duyarlılık şelalesinden bir damla su almak ne kadar zorlaşıyor. Aksine beter olsunlara girenler dahi azımsanacak nicelikte değil.
Bı meyanda Türkiye'de seküler zihniyetin sorunlarından ve çoğun çelişkilerinden biri de evrensellik meselesidir.
Mevcut seküler zihniyet hiçbir şekilde evrsenselleşme kabiliyetine sahip değildir, bu derin meselenin esası, evrenselleşmeyi teşkil eden unsurların, insanın özünden ve o özün ilahi olan ile mahlukat arasındaki birliğinin rabtından, ve bu zemine uygun şekilde toplum teşkil etmeye bağlı olmasından ileri gelir. Sekülerliğin kendisinin tek başına bunları yapabilme kabiliyeti zaten yoktur, bu muhafazakarlıkla da yapılabilecek bir şey değildir, ama seküler ve muhafazkar zihniyetlerin ortak esası, bu konudaki mahalle yapılanmalarıdır ve bu yapılanmalar, yani bu bünye, hiçbir surette evrenselliğe elverişli değildir.
Sekülerlerin özellikle evrensellik vaad eden veya savunan söylemleri olması sebebiyle, seküler zihniyet ve mahalle bakımından bu durum daha ironik bir hal almaktadır.
İşin özünü kısaca söyleyelim: seküler mahalle evrenselleşme özürlüsüdür, ve evrenselleşememe meselesi bu zihniyetin ebedi meselesidir.
XIV.
Türkiye'deki seküler kesim uzun süredir siyasal yenilgi, iktidar dışına itilme, kültürel alan kaybı, eğitim sistemindeki gerileme, hukukun zedelenmesi, kadınlar ve gençler üzerindeki baskı, dinî yapıların kamusal etkisi ve hayat tarzına müdahale korkusuyla yaşıyor. Bu duyguların tarihsel karşılığı vardır. Seküler kesimin yaşadığı kaygıyı küçümsememek lazımdır. Fakat uzun süre taşınan bu kaygı, eleştiri konusu ettiğimiz zihniyetin biçimlenmesinde de rol alıyor, ve bu konuda işler daha karmakarışık hale geliyor.
Seküler mahalle zihniyetinin bu konuda kendi işini kendi eline alması gerekir.
Sürekli muhalefet psikolojisi, Türkiye sekülerliğinin belirgin yaralarından biridir. İtiraz etmek gereklidir; fakat itiraz düşüncenin tamamı değildir. İtirazdan sonra teklif gerekir. Dil gerekir. Kurum gerekir. Sabır gerekir. Halkla temas gerekir. Yerel emek gerekir. Sınıfsal körlüğü aşma çabası gerekir. Hepsinden daha öte, yeterli ve de gerekli bir temele sahip, sahih bir birey ve toplum bilinci gerekir.
Bu bilincin ne tür bir şey olması gerektiğinden, teori yazılarımızda bahsetmiştik.
Seküler mahalle zihniyeti bu hususta hayli zayıf konumdadır.
Diğer yandan, pratik açıdan bakınca da, seküler muhalefetin geniş bir bölümü, iktidarı ve muhafazakar-dindar yapıları eleştirmekte haklı olduğu kadar, kendi alternatifini kurmakta zayıf kalmıştır. Karşı tarafın yanlışları, kendi eksiklerini uzun süre görünmez kılmıştır.
Felaket diline sığınmak bu ahvalin bir neticesidir. “Ülke bitti”, “bu halktan bir şey çıkmaz”, “her yer karanlık”, “gelecek yok”, “kaçmak lazım”, “zaten düzelmez” gibi cümleler seküler çevrelerde yaygındır. Neticesinde ise hiçbir şey olmamıştır, olacak gibi de değildir.
Neysek neyiz, işte buradayız, bu ülkedeyiz, bu toplumdayız. Herkes birbirinden sonuna kadar sorumludur. Felaket dili felaketi tasvir etmek ve çıkış aramak hedefi dışında sadece kendi zihniyetinin tahakkümünün aracı psikolojisi olur, daha fazla da bir şey olmaz.
Türkiye'deki seküler muhalefetin sınıfsal dili ayrıca sorunludur. Halkın neden iktidarla veya muhafazakar siyasetle bağ kurduğunu anlamak yerine halkı suçlamak suretiyle rahatlamayı tercih ediyorlar. Böylece yenilginin sorumluluğu “cahil kitleler”e atılmakla üstlerinden bir şekilde düşebilmektedir. Oysa bir siyasi dil halka değmiyorsa, yalnız halkı suçlamak yetmez. O dilin tepeden bakışını, seküler elitlerin kapalı çevrelerini, taşraya kurulan mesafeyi, emekçi sınıflarla kurulamayan bağı, yerel örgütsüzlüğü ve kültürel kibri de konuşmak gerekir, hem de en dobra, en sahih, en yalın, en sahiplenici şekilde.
Sürekli muhalefet insanı edilgen de yapar. Her şeyin sorumlusu iktidar, tarikatlar, medya, sermaye, devlet, halk, cehalet veya muhafazakarlar olduğunda, seküler kesim kendi payını düşünmez. Kendi örgütsüzlüğü, kendi halka tepeden bakan dili, kendi kültürel kapanması, kendi içindeki erkek egemenliği, kendi emek sömürüsü, kendi gençlerine umut verememesi ve kendi konfor alanı arka planda kalır.
Türkiye'deki seküler kesimin siyasal dile dair ihtiyacı daha çok öfke değil, daha çok kurucu ciddiyettir. Nasıl bir eğitim? Nasıl bir şehir? Nasıl bir adalet? Nasıl bir emek düzeni? Nasıl bir kuşatıcı hukuk ve değerler anlayışı? Nasıl bir aile politikası? Nasıl bir gençlik ufku? Nasıl bir kültür inşası? Nasıl bir birlikte yaşama ahlakı? İnsan olmanın, varolmanın esaslarına ilişkin nasıl bir sorumluluk duruşu? ve benzeri… Bu sorulara cevap verilmediğinde muhalefet, hınçtan başka bir şey değildir. Bu hınç bazen estetize edilldiğinde durum değişmiyor, hatta daha da komikleşiyor.
Seküler muhalefet dindar mahalleyi yalnız tehdit olarak gördüğü sürece, bu ülkenin gerçek çoğulluğunu anlayamaz. Dindarların içinde de sınıflar, kuşaklar, çelişkiler, kırgınlıklar, değişme arzuları, baskıdan bunalan kadınlar, aileyle çatışan gençler, cemaatlerden uzak duran inançlı insanlar, iktidardan rahatsız muhafazakarlar vardır, eğer tüm mesele bunlarsa. Seküler dil bunları görmeden bütün dindar dünyayı tek blok halinde düşmanlaştırdığında, hem adaletsiz olur hem de siyasal olarak akılsızlaşır. Türkiye'yi değiştirmek isteyen, önce kendine bakmalıdır, sonra Türkiye'nin insanını tanımak zorundadır, ve sonra adım atmalıdır.
Türkiede hâlâ “biz” diye bir şey yoksa, bu herkesin sorumluluğundadır.
XV.
Türkiye'deki seküler kesimin zihniyetini anlamak için laiklik etrafındaki duygusal alanı da görmek gerekir.
Laiklik, aslını yitirmiş dinî tahakküme karşı hukuk düzenini koruyabilmesi kısmen mümkün olan ilkedir, felsefi olarak da sonuna kadar savunabilir ya da reddedilebilir bir meseledir. Ancak Türkiyede laiklik meselesi hiçbir zaman o kadar felsefi, hukuki, ve varoluşsal bir düzlemde ele alınamamıştır ve, bunun en büyük sorumlusu da kabul etmek gerekir seküler mahalledir.
Türkiye'deki seküler laiklik çoğu yerde insanı esasa almaktan ve özgürlükçülükten çok devletçilikle çalışmıştır. Dinin devlet eliyle bastırılmasına yeterince itiraz etmeyen, devletin kendi kutsalını üretmesine sessiz kalan, resmi tarih ve kurucu semboller etrafında yeni bir dokunulmazlık alanı kuran bir laiklik anlayışı vardır ve herkesin malumudur.
Bu devletçi laiklik, halkı eşit yurttaş olarak değil, eğitilmesi gereken kitle olarak görmeye yatkındır. “Halk henüz hazır değil”, “bu topluma fazla özgürlük verildiğinde geriye gider”, “önce eğitmek lazım”, “bazı şeyleri halka bırakamayız” gibi yaklaşımlarla hareket edilmektedir. Hadi diyelim doğru olsun, peki bunları söyleyenler bunu yapabilecek olanlar mıdır diye bakarsak ne oluyor? Hiçbir şey olmuyor. Ellerimiz havada kalıyor. Karşımızda hiçbir şekilde ehli olmadığı sözleri tuhaf bir şekilde iman mesabesinde tutan bir zihniyet var ve esasen öyle bir durumda olabiliyorar ki, asıl tüm bunların aksi şekilde onlar üzerinde uygulanmasını düşündürtecek zayıflıkta hallere girebiliyorlar.
Başörtüsü meselesi bu zihniyetin sınandığı alanlardan biriydi. Başörtüsünün aile, cemaat, siyaset ve kadın bedeni üzerindeki baskıyla ilişkili tarafları elbette konuşulmalıdır. Fakat başörtülü kadının kamusal varlığını yıllarca yalnız rejim tehdidi olarak görmek, seküler laikliğin özgürlükle ilişkisini zayıflattı. Bir kadının üniversiteye girme hakkı, çalışma hakkı, kamuda bulunma hakkı, inancı ile kamusal varlığı arasındaki ilişki yeterince sakin tartışılamadı. Seküler mahallenin önemli bir bölümü, başörtülü kadını ya mağdur edilmesi gereken zavallı ya da rejim projesinin taşıyıcısı gibi gördü. İki durumda da kadının kendi özne oluşu gölgede kaldı.
Seküler kutsallar yalnız devlet çevresinde değildir.Bazı siyasi figürler, bazı tarih yorumları, bazı sanatçılar, bazı gazeteciler, bazı akademisyenler, bazı sembolik mekanlar, bazı sloganlar da dokunulmaz hale getirilmeye her zaman adaydır, tek bir kelime bile bazen. Dindar mahallede şeyh, hoca veya cemaat lideri nasıl sorgulanamaz olabiliyorsa, seküler mahallede de belirli kanaat önderleri küçük peygamberler gibi dinlenebilir. “O söylediyse vardır bir bildiği”.
Dindar dogmanın karşısına çıkmak, insanı dogmadan bütünüyle kurtarmaz. Bilim, ilerleme, çağdaşlık, özgürlük, sanat, laiklik, psikoloji, kişisel gelişim, ulusal kimlik veya Batılılaşma fikri de sorgulanamaz sembollere dönüşebilir. Dogmacı insan her zaman dogmacıdır.
Laikliğin sahici yorumu, bir yönden özellikle günümüz dünyasında toplumlar açısından, devletin bütün hayat tarzları karşısında bir şekilde mesafeli durmasını gerektirir. Devlet dindarın da, inançsızın da, Alevinin de, Sünninin de, başörtülünün de, başı açık olanın da, geleneksel yaşayanın da, seküler yaşayanın da ideolojik mülkü haline gelmemelidir. Türkiye'deki seküler mahalle dindirilemez biçimde bunu sadece kendi dogmaları lehine araçsallaştırmak istemektedir.
Türkiye'nin ihtiyacı, devletçi ve kibirli bir laiklik değildir, özgürlükçü, hukuk merkezli, halkı küçümsemeyen, dinî tahakküme karşı çıkarken dinî hayatı da kriminalize etmeyen bir anlaıştır. Bu da kanunla, zabtiyeyle yapılacak şey değildir. Bu toplumsallaşmakla olabilecek bir şeydir, anlayış meselesidir, devlet meselesi değil.
Sonuç:
Türkiyede seküler mahallenin kendini bilmesi, kendini görmesi, tüm diğer gruplar ve sınıflar gibi zorunludur.
Biz birbirimizi de kendimizi de tanımak ve bilmek zorundayız. Ve “biz” olmanın esaslarını açmak mecburiyetindeyiz; aksi halde mahalle kavgaları içinde herkesin birbirine kestiği kinli poz, uzun yıllara saplanan travmalara, hasımlığa, hatta eşkiyalığa dönüşerek “bizi” hepten bitirecektir.
Bu kısa eleştiriyi bu suretle kapatalım.
