Bu yazıda İbrahim’in dinini, yani tevhidi kısaca anmak istiyoruz.
Tevhidi,alışıldık dinî tanımların dar çerçevesinden çıkararak, bir “inanç maddesi” olmaktan önce ve daha köklü biçimde bir varlık düzeni, bir idrak mimarisi, bir olma biçimi olarak ele alıyoruz; zira tevhid, yalnızca “Tanrı birdir” cümlesinin tekrar edilmesiyle anlaşılabilecek bir önerme değildir. Tevhid, insanın dünyayla, kendisiyle, aklıyla, korkularıyla, sahiplikleriyle ve nihayet ölümle kurduğu ilişkinin topyekûn yeniden tertip edilmesidir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, tevhid ne sadece dindar zihnin iman konforuna, ne de seküler zihnin “metafizikten arındırılmış” rahatlığına sığamayacak denli ileri, yüce ve derin, sayısız esaslarla dolu bir şuurdur; ayrıca bu her ikisini de rahatsız etmesi de bundandır. Çünkü her ikisinin de gizli yığınlarını ve köleliklerini açığa çıkaran yine tevhiddir.
Başlangıçta şunu açıkça ifade etmek gerekir: Çokluk, tevhidin karşıtı değildir; tevhidin karşıtı asılsız yığın ve dağınıklıktır.
Diğer bir deyişle tevhid, çokluğu inkâr etmek değildir; ama çokluğun merkezini, mahallini yitirmesine razı olmamaktır. Günümüz zihniyeti çokluğu özgürlük zannederken, geleneksel zihin ise çokluğu tehdit olarak görüyor olsa da, tevhid, bu iki zihnin de görmediği bir noktada durarak, mahallsiz çokluğu bozan, onun zoraki tahakkümüne baş kaldıran ve insanı hürriyete götüren bir şuurdur.
Yani tevhid, ne kaosun ne de tahakkümün tarafındadır. Bu nedenle tevhid, sadece ilah tasavvurunu değil, benlik tasavvurunu, akıl tasavvurunu, otorite tasavvurunu da kökten sarsacak bir zemindir.
İnsan, Tanrı’yı birlediğini zannederken çoğu zaman kendini boş yere çoğaltınca, kendini birlediğini zannederken de dünyayı putlara bölmeye başlamasın diye.
Burada da put dediğimiz şey, yalnızca taştan, ağaçtan, heykelden ibaret değildir. Put, insanın anlamı sabitlediği, sorgulamayı durdurduğu, üzerine titrediği her şeydir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, günümüz insanının putları, antik insanın putlarından daha az değildir; sadece daha sofistike, daha görünmez, daha meşru kılınmış hâllerdedir, o kadar. Bazen çok daha geride bile sayılabilir.
Bugün rahatlıkla akıl denilen basit insanı yetilerden rasyonalite her biçimde put olabilmektedir, bilim put olabilir, devlet put olabilir, birey put olabilir, hatta “özgürlük” bile putlaşabilir; ellenmemiş, put edilmemiş veya edilmeyecek hiçbir şey kalmamıştır. Fakat tevhid, kestirmeden “sen neyi mutlaklaştırdın?” sorusuyla tüm bunların ne olduğunu araştırma kodunu sunan bir bilinçle hareket edebilmenin bir esası olarak açığa çıkan, en genel ve en yüksek ve de en sarsılmaz esas olarak, daima putlara ve putlaşacak olanlara karşı bir duruştur, ve öyle olacaktır. Bu sen neyi mutlaklaştırdın sorusu hem dindar zihni rahatsız eder, çünkü alışkanlıklarını ilke sanmaktadır, hem de seküler zihni huzursuz eder, çünkü tarafsızlık iddiasının arkasında saklanan gizli kutsallarını ayyuka çıkarmaktadır; en vazgeçilmezleri yoklamak suretiyle. İşte bu yüzden tevhid, bir kabulden ziyade bir çözülme sürecidir; insanın zihninde, kalbinde, dilinde ve davranışlarında biriken sahte merkezlerin birer birer dağılmasıdır. Bu dağılma, evet çoğu zaman acı vericidir; çünkü insan merkezsiz kalmaktan korkar. Ama elbette tevhid, insanı merkezsiz bırakmaz; yaptığı esasen sahte merkezleri yıkarak hakiki merkezi görünür kılmaktır; bu merkez, İnsanın içindeki mahall’dir.
İbrahim’in Makamı gibi.
Ayrıca burada merkez, bir istikamettir; insanın yüzünü nereye döndüğü, neyi nihai saydığı, neyi kaybettiğinde şaşırıp kalacağının meselesi olarak başlayan, ve her bir şeyi aslına götürme gayretiyle yürüyen.
Tevhid, insanın “kaybettiğinde şaşırdığı” şeyleri tek tek elinden alır; ta ki insan, kaybetse bile ayağa kalkabileceği bir yere yaslanana kadar. Bu bakımdan tevhid bir ayıklama disiplinidir, ayağa kalkma bilincidir; insanın keskin kılıç şuurudur.
Tevhidin atası ise bir Gerçek İsim olarak kadim tarih içinde İbrahim Peygamberdir.
Bu yazıda bu nedenle Tevhid sadetinde İbrahim’in kıssaına temas ediyoruz.
İbrahim, tarihin kadim anında, bir merkez değiştirme, dönüştürme hadisesinin İsmidir. Putları kırması, ateşe atılması, hicreti, kurbanı; bunların her biri, tevhidin teorik değil, varlıksal bir mesele olduğunu gösteren duraklar olarak, İbrahim kıssasında, tevhid şuurunun tecellisidir. Biz de bu tecelliyat bağlamında, insanın tevhid şuuru üzerine birkaç kelam edeceğiz.
Başlayalım.
Evvela Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken en sık gözden kaçan noktayla başlayalım. Bu nokta, put kırma hadisesinin fiilî bir eylemden önce zihinsel bir çözülme olduğu hususudur. Çünkü aslında putlar yere devrilmeden evvel, aslında önce İbrahim’in zihninde hükümleri yıkılmış şeylerdir, bu nedenle. Çünkü hiçbir taş, insanın zihninde meşrulaşmadan kutsal hâle gelemez, diğer her suretteki put gibi. Bu bakımdan İbrahim’in ilk mücadelesi aslında dışarıyla değil, içeriyledir; kadim tarihin işleyişine uygun olarak. Çünkü kadim tarih, içten icra olunur; ve ancak ondan sonra tecelliyatı dışa dökülür, akla havsala sığmaz yollardan geçerek.
Bu sebeple O, daha putlara el sürmeden önce, onların “ilah olabilme ihtimalini” zihninde iptal etmişti; bu iptal de, tevhidin ilk gerçek safhasıdır. Bir şeye tapmaktan vazgeçmekle sınırlı olmayan, daha öte surette, onun tapılabilir olma vasfını kökten reddeden. Zira insan, çoğu zaman tapmadığını sandığı şeylere hüküm yetkisi vermeye devam eder. Bu nedenle ilk önce yapılması gereken mabud vasfının aslını yoklamaya bakmaktır, İbrahim’in yaptığı gibi.
Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar. Çünkü zihinsel put, elle tutulan puttan daha dirençlidir; çünkü kendini “akıl”, “gelenek”, “bilgelik” veya “hakikat” kisvesi altında gizlemesi, zihinsel put için daha elverişli, daha kalıcı bir imkan sağlar. İbrahim’in putlar yıldızdı, aydı, güneşti, taştı; içte esasen mabud manasını taşımadan. Bugün ise kavramlar, ideolojiler, ve kimlikler aynen birer put olarak açığa çıkıyor, hem de doğrudan içsel bir mekanda yer alarak, ama esasen yine mabud manası taşımadan.
Ancak mekanizma aynıdır. İnsan, süreklilik gösteren, düzen sunan, korkuyu yatıştıran her şeye kutsallık atfetmeye meyyaldir de ondan. İbrahim’in yaptığı şey burada belirleyiciydi, O, gök cisimlerinin ihtişamına aldanmamış, onlara verilen itibarı aşmakla sonuçlanan kendi içindeki mahal sorgulamasına yönelmişti.
Burada dikkat etmek gerekir: İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden yürüttüğü muhakeme, bir “deneme-yanılma” süreci değildir. Bu, saf bir arayışın romantik hikâyesi de değildir. Bu, zihnin kendi kutsallarını sınaması, kendi dayanaklarını test etmesidir.
İbrahim, gördüğünü kutsamadı; kutsal olmayı hak edip etmediğini sorguladı.
Bu tavır, hem dindar zihnin hem seküler zihnin müştereken kaçtığı bir sorgulamadır. Mesela dindar zihin çoğu zaman kutsalı sınamaktan korkar; seküler zihin ise dinsel anlamda kutsalı olmadığını iddia ederken, sınanmamış mutlaklar üreterek sorgudan kaçmayı dener. Ancak tevhidin atası İbrahim, ve İbrahim’in milleti için, yapılması beklenen şey, sınamaktan korkmayı da sorgudan kaçmayı da “ben neye güveniyorum?” sorusuyla durdurmak, ve İbrahim’i orada hatırlamaktır; en basitinden. Çünkü İbrahim ve İbrahim’in Milleti, alel-ıtlak hürdür.
İbrahim’in Milletin’den olmayanlar için zihinsel putların yıkımı, beraberinde büyük bir boşluk hissi getirir, hep getirecektir. Çünkü insan, alıştığı merkezleri kaybettiğinde savrulacağını zanneder, korkar, endişe eder; bu da put teşhisini ve put yıkımını olağanüstü bir hadiseye çevirir. İbrahim de bu savrulma eşiğinden geçmişti; fakat buradan geri adım atmadan, aksine dehşetengiz bir iç kaynama içinde.
İbrahim’in meşhur kavliyle “ben batanları sevmem” cümlesi, bu duruşun pek düşündürücü bir ifadesinden başka bir şey de değildir.
Bu kaynamanın bir ifadesidir; kaynayanın nazarıdır, ve de irfanı.
Zira sevgi, burada bağlanma anlamındadır. İbrahim, bağlanılacak şeyin geçici olmaması gerektiğini fark etmiş, içindeki kaynayan tevhid çağrısını bu cümleyle söze dökmüştü. Dışarıdan görülen bu tabir, hiçbir şekilde rasyonaliteyle ilgili bir şey değildir.
Bu fark ediş, iyi bakılırsa aslında insanı yalnızlaştıran, çaresizliğe götüren bir sürecin başlangıcıdır, hem de ansızın; çünkü bu, hem içte dayanak yıkımı, hem de çoğunluğun bağlandığı şeylerden kopmayı getiren, içte ve dışta tevhidin kendisi kesilmektir.
Tevhid, bu bakımdan kalabalıkların dini değil, tek başına kalmayı göze alabilenlerin yoludur, içte ve de dışta olacak surette.
Yani Hz. İbrahim’in zihinsel putları yıkması bir isyandır, ama sadece bir isyan da değil, aynı zamanda bir ayıklamadır. O, dünyayı reddetmemiş, ama elbette dünyayı ilah olmaktan çıkarmıştır, tevhidin Gerçek İsmi olarak tecelli ettiği demde. Bu suretle de Yol’u öteye açmıştır.
İşin rasyonaliteyle alakası yoktur fakat, İbrahim nu suretle akla düşman olmamış, ama izafi aklı mutlak olmaktan da kurtarmıştır; rasyonaliteyi de kuşatan şekilde. Diğer yandan geleneği inkâr etmemiş; ama geleneği sorgulanabilir de kılmıştır; hem de en temel umdelerinden. Bu yüzden İbrahimî tavır, ne romantik bir mistisizm ne de kuru bir rasyonalizmdir ve de bir sinmiş, sünmüş ikna girişimi. O, merkez arayışının bir dürüstlüğüdür, kaynayan bir ateştir, ve de dosdoğru bir duruş; hikmet ve risalet ile.
Devamla ifade etmek gerekir ki, zihinsel putlar yıkıldığında insanın karşısına çıkan ilk büyük direnç, aidiyettir. Aidiyet, çoğu zaman hakikatle değil de daha çok güvenlikle ilgilidir; insanın nereden geldiğini bilmesi, nereye ait olduğunu hissetmesi, varoluşsal korkularını geçici olarak yatıştırdığı için ve bu sebeple. Hz. İbrahim’in babasıyla olan ilişkisinin anlamı da burada yatmaktadır. Çünkü bu elbette sıradan bir kuşak çatışması olmaktan çıkmış ve tevhidin en sert sınavlarından birine dönüşmüştür. Tarihin kadim anında bir misal olarak.
Çünkü baba, sadece biyolojik bir figürden ziyade geleneğin, otoritenin, aktarılmış bilginin ve sorgulanmadan devralınmış anlamların da bir temsilidir burada. İbrahim’in babasına yönelttiği soruda da aslında kendi çağının tamamına yöneltilmiş bir soru vardır bu nedenle:
“Duymayan, görmeyen, fayda vermeyen şeylere niçin bağlanıyorsunuz?” sorusunda.
İbrahim bu soruyu baba’sı şahsında kavmine yöneltmiştir.
Bu soru, orada duyulan sevgiye değildir, bu soru orada kök salmış ve alışılmış körlüğe yöneliktir, ve körlüğe karşı bir şikayet, bir merhamet, ve de bir isyandır. Ama burada dikkat etmek gerekir ki, İbrahim’in babasına karşı duruşu saygısızlık da içermez; kavmine de mutlak husumet barındırmaz; o bir bir öncelik değişimi, bir asıl- esas sorgulamasına davet olarak belirmiştir, ve ifade edilmiştir o kadar. Bu ayrım çoğu zaman kaçırılır. Çünkü insan ya geleneği kutsallaştırır ya da onu bütünüyle reddeder, oysa İbrahim’in tavrı ise bu ikiliğin dışındadır. O, babayı “yanlış” olduğu için değil, “nihai” olmadığı için reddetmiştir, kavminden ihraç edilmeyi göze alır şekilde. Çünkü Tevhidin Gerçek İsmi, nihai olmayan hiçbir şeyin önünde eğilmez.
Bu bakımdan söylemek gerekirse, İbrahim’in babasıyla yaşadığı çatışma, kişisel bir mesele değil, tevhidin sosyal düzlemdeki ilk görünümüdür. Tevhid burada, insanın sevdiği şeyleri bile mahall mevcut değilse merkeze koymamasını talep eder, bu yüzden.
Unutmamak gerekir ki aidiyetin parçalanması, insanın en kırılgan noktalarından biridir. Çünkü insan çoğu zaman hakikatten çok yalnızlıktan korkar. İbrahim’in yolu da bu korkunun içinden geçen bir yoldur. Babasını karşısına almak, aslında kendi kökleriyle arasına mesafe koymaktı. Bu mesafe, inkâr değildir; ama kesinlikle bir ayıklamadır. Zira tevhid, insanın geçmişini silmesini değil, geçmişini mutlaklaştırmamasını ister. Bu ince bir ayıklama, irade ile vuku bulur. İbrahim, babasını terk ederken ailesiz kalmayı göze aldır; fakat aslında ailesiz kalmayacaktır. Çünkü kök, burada soy bağı olmaktan çıkmış, mahallde vakfe etme hâline gelme meselesi olmuştur. Bu vakfe, insanı çoğunluğun onayından değil, hakikatin ağırlığından besleyecek en hakiki kaynağa dayanmaktır, bu sebeple.
İbrahim bu nedenle, tek başına Rabb’ine yürüdü; çünkü Tek Olan’a, Tek Olunarak gidilebilir, başka bir şeyle değil.
Bu noktada mesela günümüzün kaba tabirle seküler ve dindar zihinleri bir müşterek hatada buluşur; bunu belirtelim:
Seküler zihin, aidiyeti özgürlük adına çözerken yeni bağımlılıklar üreten, dindar zihin ise aidiyeti iman adına dondururken hakikati gelenekle eşitleyen katı şuur durumlarının temsilcisidir, bu yüzden. Oysa Gerçek İsim olarak İbrahim, her iki yolu da kendi esasında kapatan isimdir. Onun tavrı, “benden öncekiler yanlıştı” kolaycılığına düşmeden, “benden öncekiler de sınanmalıdır” cesaretini göstermekti. İşte bu cesaret, tevhidin ahlaki boyutudur. Çünkü hakikat, eskidir diye doğru olmaz; yeni olduğu için de yanlış olmaz. Ölçü, zamanla ve zaman içindeki işlerle değil, mahalle alakalıdır. Mahalli olmayan şey, İnsanın ölçüsü olmaya layık değildir, bu sebeple.
Devamla söylemek gerekir ki, Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneş üzerinden yürüttüğü muhakeme de, yüzeysel okunduğunda bir “kozmolojik arayış hikâyesi” gibi algılanıyor; oysa bu anlatı, tevhidin en rafine ölçütlerinden birini kurmaktadır. Burada gökyüzü, romantik bir tefekkür alanı değildir, klasik kozmolojiye bağlı olduğu için böyle anlaşılmamalıdır; aksine o, insanın mutlak sandığı şeyleri sınadığı bir ontolojik laboratuvardır.
Bu sebeple İbrahim, yıldızı gördüğünde onu “Rabbim” diye adlandırmıştı; fakat bu adlandırma bilinçli bir denemedir, ontolojik bir denemedir.
Burada dikkat etmek gerekir ki yıldızların batması İbrahim için sadece zamanla ilgili bir olgu değildi. Batış, bir şeyin kendinde yeterli olmadığının işareti olarak okunmaktadır. Çünkü insanı ayakta tutacak olan, sadece parlaklık, güç veya düzen sunmakla kalmamalıdır; aynı zamanda terk etmeme vasfına da sahip olmalıdır. Yıldız batar, ay kaybolur, güneş de çeker gider; ancak hepsi kendi o klasik ihtişamları içinde bile aslında geçicidir, gidicidir; terke mahkumdur. İbrahim’in “Ben batanları sevmem” sözü, bu sebeple bir estetik tercih olmamış, bir varlık ilkesi olmuştur. Terke mahkum olanları, ayıklamakla neticelenen.
Bu sahne, modern insan için son derece öğretici bir sahne.. Çünkü bugün de insanlar yıldızlar, aylar, güneşler üretmekte, fakat bunların isimlerini değiştirerek kendilerini alışmış aynı yöne çekmektedir. Mesela kariyer parıldar, sonra söner; ideolojiler yükselir, sonra dağılır; ilişkiler umut verir, sonra tükenir. İnsan her defasında hayal kırıklığı yaşar ama soruyu yanlış yerde arar. Sorun, yıldızın batmasında değil; yıldızı ilah yerine konmasındadır. İbrahim’in farkı budur. O, batmayı inkâr etmemiş, batışı ölçüye dönüştürmüştür. Geçici olanı suçlamamış, geçici olana yüklenen anlamı geri çekmiştir. İşte bu tavırıdr tevhidin disiplini. Bu sahnedir bize tevhidi kadim tarih içinde öğretecek olan. Batanları neden sevmememiz gerektiğini hatırlatan; batmayı inkar etmeden ve kendi dairesinin içinden çıkarmadan.
Devamla ifade etmek gerekir ki, ateş hadisesi de Hz. İbrahim kıssasında çoğu zaman mucize merkezli bir anlatıya indirgenmiş ve kadim tarih içindeki manaları bu nedenle açığa yaygın şekilde çıkartılamamıştır, ehli müstesna, Bu husus da bir kadim misaldir.
Çünkü İbrahim’in atıldığı ateş, burada sırf olağanüstülükle sınırlı tutulmaması gereken, ve esasen tevhidin ayıklayıcı mahiyetinin bir sahnesi olarak anlaşılmalıdır. Çünkü ateeş, yok eden bir güç olarak görülmesi yerine, neyin yanmaya layık olduğunu, neyin ise yanmadan kaldığını gösteren bir şahit olarak okunmalıdır. Ki İbrahim ateşe atıldığında, ortada yalnızca bir zulüm sahnesi yoktur; aynı zamanda hakikatle sahte olanın ayrıştığı bir eşik vardır. Bu yüzden ateş, putların önünde eğilmeyen bedeni yakamazdı, yakmamıştır; çünkü burada yanması beklenen beden değildir, o putlaştırılmış anlamlara mahkum olan ne varsa onlardır. Bu bakımdan söylemek gerekirse, ateş bile İbrahim için bir cezadan çok bir tasdik olarak kadim tarihte İbrahim’den yanadır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Ateş, insanın korkularının somut hâlidir. İnsan, çoğu zaman inandığını söylediği şeyler uğruna bedel ödemeye gelince geri çekilir. Çünkü inanç, konforla sürdüğü sürece iddia olarak kalır. Ateş ise iddiayı imtihana çevirir. İbrahim’in tevhidi, bu imtihandan geçmiştir. O, “haklıyım” demekle yetinmeyen; “yanmaya hazırım” noktasına kadar ilerleyen bir vakfede olduğu için. Bu nedenle ateşin yakmaması, mucizenin kendisinden önce, bu teslimiyetin doğallığıyla ilgilidir. Ateşin dahi İbrahime dost olmak istemesiyle ilgili.
Uyaralım: ateşin yakmaması, tevhidin dünyayı askıya alması da değildir. Burada doğa kanunları iptal edilmez; ancak anlam hiyerarşisi yeniden kurulur. Ateş, yakma vasfını kaybetmez; fakat hakikatle temas eden bedeni yok etme yetkisini yitirir. Bu ince ayrım çoğu zaman kaçırılır. Zira tevhid, dünyayı inkâr etmez; ama dünyaya ait güçlerin mutlaklaşmasını engeller. Yani ateş yanar, ama her şeyi yakamaz. Güç vardır, fakat her şeye hükmedemez. İbrahim’in ateşten sağ çıkışı, işte bu sınırlamanın görünür hâlidir.
Günümüz insanı için bu sahne son derece öğreticidir.
Bugünün ateşlerini temsili ateşlerini düşünelim; İbrahim’den bir eksik de olsa.
Bunlar fiziksel değildir; ama içsel açıdan kavurucudur. Çünkü bugün ateş dışlanmadır, itibarsızlaştırmadır, yalnız bırakılmadır, kaybetme korkusudur.
İnsan çoğu zaman hakikati bildiğini söyler, fakat ateşe yaklaştığında geri döner. İbrahimî tavır ise geri dönmemektir. Çünkü burada mesele sadece cesaret de değil, asla sadakattir.
İnsan, asla sadakat rabtettiğinde, ateş korkutucu olmaktan çıkar; her manada, sadece sınayıcı hâle gelir.
Yani ateş, insanı yok etmez; fakat onu sadeleştirir. Fazlalıklarını yakar, fakat öze temas edemez, öz kalır.
Devamla söylemek gerekir ki, İbrahim’in bir diğer hadisesi olan hicret de kadim tarihin bir misalidir.
Hicret Hz. İbrahim anlatısında çoğu zaman coğrafi bir hareket gibi okunur; oysa hicret, tevhidin zorunlu kıldığı varlıksal bir yer değiştirmedir. İbrahim bir şehirden başka bir şehre gitmemiştir yalnızca; bir anlam düzeninden başka bir anlam zeminine geçmiştir.
Çünkü tevhid, insanın eski merkezleri yıktıktan sonra aynı yerde kalmasına izin vermez. Merkez değişmişse, yer de değişmelidir. Aksi hâlde insan, yeni hakikati eski alışkanlıkların içinde taşımaya kalkar, en asgari olarak bu sebeple.
Hicret, bu bakımdan bir kaçış değil, bir tutarlılık talebidir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İbrahim’in hicreti, güvenli bir geleceğe doğru planlanmış bir yolculuk değildir. O, nereye gittiğini bilerek değil, neyi geride bıraktığını bilerek yola çıkar. Bu ayrım hayati önemdedir. Çoğu insan, yeni bir hayat kurma vaadiyle eski bağlarını bırakır; oysa İbrahim ise eski bağlarını bıraktığı için yeni bir hayata açılır. Hicretin özü budur.
Çünkü Tevhid, insana “şurada huzur bulacaksın” demez; esasen, “burada kalamazsın” der.
Bu yüzden hicret, vaatten ziyade bir zorunluluk hâlidir. Hakikatle bağdaşmayan yerde kalmamak, iç mahalle dış mekanı bir etmek için.
Hicret aynı zamanda aidiyetin ikinci büyük sınavıdır.
Mesela Baba ile kopan bağdan sonra, şimdi toplum, şehir, düzen de terk edimiştir. Bu terk ediş, sıradan bir özgürlük arayışı değildir; aksine bedeli ağır bir yalnızlıktır. İbrahim bu yalnızlığı kabul eder. Çünkü tevhid, kalabalıklarla yürütülecek bir meşgale değildir. İZaten insan, merkezini değiştirdiğinde çoğu zaman arkasında kimseyi bulamaz. Bu noktada tevhid, insana şunu öğretir: Hakikat, çoğunlukla birlikte gelmez; insanı önce tekilleştirir. Bu tekillik, kibir değildir, bunun için değildir. Ama kalabalık dağıldığında insan, neye yaslandığını daha net görecektir, kendine daha çok gelecek, kendi kaynayan cihanına adım atabilecektir; mesele budur.
Günümüz zihniyeti hicreti genellikle ilerleme, yükselme, fırsat arayışı olarak okumaya da meyyaldir. Oysa İbrahimî hicret, gerileme gibi görünen bir sadelikten ibarettir. Bilinen düzen bırakılır, bilinmeyen bir yol seçilir. Bu seçimde akıl devre dışı bırakılmaz; fakat mutlaklaştırılmaz da. Akıl, “gideceğin yer garanti değil” der; tevhid ise “kaldığın yer kesinlikle yanlış” diye cevap verir. Bu gerilim, hicretin iç gerilimidir. İnsan, bilinmezliğe doğru yürürken aslında belirsizliğe değil, merkeze yaklaşmıştır. Çünkü merkez, haritalarla değil, yönelimle bulunmuştur. anlaşılması, görülmesi gereken budur.
Yani hicret tevhidin mekânla kurduğu ilişkinin adıdır. İnsan, hakikati bir yerde keşfettiğinde, o hakikatin talep ettiği yeni bir yer düzeni oluşur. Bu yeni yer, haritada gösterilemez; fakat insanın davranışlarında, ilişkilerinde, tercihlerinde görünür hâle gelir. İbrahim’in hicreti, bu yüzden sadece geçmişte kalmış bir yolculuk değildir; her çağda tevhidi ciddiye alan herkes için tekrar eden bir eşiği temsil eder.
İçteki mahall, dışta mekanda aynı kıyamı talep ettiğinde, hicret içte ve dışta vuku bulur; mesele budur.
Tevhidin kadim anında İbrahim’in bir diğer misal olan hadisesi, kurbandır.
Kurban hadisesi Hz. İbrahim kıssasının en ağır, en yanlış anlaşılan ve en çok savunma refleksi üreten durağıdır; bu hususu kısaca ele alalım.
Hatırlanırsa İbharim, oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihandan geçmiştir.
Bu hususu tek bir cümleyle ifade ederek geçeceğiz: İsmail’in bıçağın altına yatırılması, Kendi olanın, Kendi olanı, kendi eliyle Kendinden kesip atmasının imtihanıdır; kendi canını kendi canından olana kurban etmek suretiyle.
nsan, neyi bırakamıyorsa, orada put inşa etmiştir. Kurban, bu putun en sessiz biçimde yıkılmasıdır. İbrahim’in bıçağı önce kendine yönelmiştir. Bu yüzden kurban zahirden çıkıp manada tamamlanmıştır. Çünkü amaç gerçekleşmiştir. Sahiplik İbrahim’den çözülmüştür. Daha ötesini okura bırakalım.
Sona doğru söylemek gerekir ki, tevhidin modern dünyadaki sınavı, antik çağların putlarından daha karmaşık ve daha sinsi bir mahiyet taşımaktadır. Bugünün putları kırılmak üzere meydanlara dikilmiş taşlar değildir artık; daha çok zihinlere yerleştirilmiş kabuller, dillerde dolaşan masum kavramlar, sorgulanamaz hâle getirilmiş değerler, ve daha nice şeyler, ve işlerdir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, günümüz insanı putlara taptığını inkâr ederken, putlaştırma eylemini hiç durdurmamıştır. Sadece biçim değiştirmiştir. Fakat Tevhid için esas mesele putun ne olduğu değil, putlaştırma refleksinin devam edip etmediğidir. günümüz insanı bu refleksin dibine kadar içine batmıştır.
Örneğin elbette bilim, tevhidin karşıtı değildir; fakat bilimcilik haza bir puttur. Mesela devlet tabii ki düzenin gereğidir; fakat devletin mutlaklaştırılması katışıksız puttur. Diyelim serbestlik insanın nefes alanıdır, fakat serbestliğin ahlaksızlığına kapılmak çok tatlı bir puttur. Tevhid, böyle şeylerin hiçbirini reddetmemiş, istememiş, inkar edilsin dememiştir; fakat hepsini sınırlamaya çağırmıştır, İnsanin asli hürriyeti önünde engel olmasına karşı durarak. Çünkü sınırsız bırakılan her güç, insanın üzerinde tahakküm kurar. Örnekler kolaylıkla artırılabilir.
Günümüz insanın en büyük yanılgılarından biri, kutsalı tamamen hayatın dışına çıkardığını sanmasıdır. Oysa kutsal, boşluk tanımaz. İnsan kutsalı Tanrı’dan çektiğinde, onu başka yerlere taşır. Diyelim kariyer kutsallaşır, bir izafi kimlik kutsallaşır, elde edilmesi beklenen başarı kutsallaşır, hatta mağduriyet bile kutsallaşabilir. Tevhid, tüm bu gizli saklı taşkınlıkların önünü alan, onları görünür kılan bir bilinç durumudur.
İnsan çoğu zaman Tanrı’ya inanmadığını söylerken, Tanrı’dan beklediği güveni, anlamı ve mutlaklığı başka şeylerden talep etmeye devam ederrek bunu yapar. İşte bu talep, tevhidin hedef aldığı noktadır. Çünkü tevhid, “neyi sevdiğin” ile değil, “neyi kaybettiğinde ayağa kalkamadığınla” alakalı bir şuurdur.
Bu bağlamda ilave etmek gerekir ki günümüz putlarının en tehlikelisi de benlik putudur.
İnsan, kendini merkeze koyduğunda özgürleştiğini zanneder; oysa orada olması gereken yalnızlaşmasıdır. Bu zor iş ancak Tevhid ile mümkündür. Tevhid, insanı başkasının kulu olmaktan kurtardığı gibi, kendi kendisinin kulu olmaktan da kurtarır.
İbrahimî duruş bir tarih nostaljisi, bir peygamber menkıbesi ya da geçmişte kalmış bir ahlak modeli değildir; bilakis her çağda yeniden kurulan, her bireyde yeniden sınanan canlı bir yönelim biçimidir. Çağdaş insan için İbrahim, bir figürden önce bir tavır olmalıdır. Bu tavır, dünyanın gürültüsü içinde hakkın kaybolmasına izin vermeyen bir iç mimariyle esalanmalıdır. İbrahimî duruş, insanın yaşadığı çağa sırtını dönmeden çağın dayattığı sahte merkezleri tanıyıp onlara teslim olmamayı öğreten bir esas olmalıdır. Bu bakımdan söylemek gerekirse, İbrahimî olmak, dünyadan kaçmadan dünyanın içindeki putları teşhis edebilecek berraklığa ulaşmak ve ondan sonra yola çıkmaktır.
İbrahimî duruş hiçbir surette insanı pasif kılmaz; fakat onu aceleden, çiğlikten,ve sadakatsizlikten alıkoyar.
İbrahimî duruş, aynı zamanda bedel ödemeyi göze almak demektir. Günümüz insan çoğu zaman hakikati, anca maliyeti olmadığı sürece sevmeye alışmıştır. Oysa İbrahim’in yolu, her aşamada bir bedel talep etmektedir, hem de akla havsayala sığmaz suretlerde.
Zihinsel konforun kaybı, aidiyetin parçalanması, yalnızlık, belirsizlik, korku ve daha nicesi; ve esasen iç cihette mahal teşhisi gibi en ileri insan savaşı… Bu bedeller, tevhidin yan etkileri değil; bizzat içeriğidir. Çünkü insan, Tevhide girdiğinde eski dayanaklarının sunduğu korumayı kaybetmek zorundadır. Fakat insan Tevhidde karar kıldığında şimdi kaybettiklerinin aslında kendisine birer yük olduğunu da fark edecektir.
Çağdaş insanın en büyük korkularından biri, tutunacak bir şeyinin kalmamasıdır. İbrahimî tevhid ise tam bu korkunun içinde istikamet tayin eden bir sınavdır.
İbrahimin yolu, içte susamışların yoludur, başka türlüsünün katlanabileceği bir şey değil. İbrahim’in hayatı boyunca tekrar tekrar sınanmasının nedeni de budur. Çünkü tevhid bir kez “kazanılıp” rafa kaldırılacak bir inanç değildir; her yeni bağlanmada, her yeni korkuda, her yeni sahiplenmede yeniden tehdit altına girip yeniden savaşın verildiği ve yeniden hürriyete yürümenin haysiyet kokan yolculuğudur.
İnsan, putları bir kez kırdıktan sonra güvende değildir; Tevhid, bu nedenle nihayete değin bir imtihandır.
Tevhidin nihai formu, insanın kendi merkezini sürekli sorgulamasıdır. “Bugün neye yaslanıyorum? Bugün neyi kaybettiğimde biterim? Bugün neyi mutlaklaştırıyorum?” Bu sorular sorulmadığında, tevhid dilde kalır. İbrahim’in hayatında bu sorular hiç susmamıştır. Yıldızdan sonra ay, aydan sonra güneş, babadan sonra toplum, ateşten sonra hicret, hicretten sonra kurban, ve daha nicesi. Her durak, bir öncekinde kurulan merkezin yeniden sınanmasıdır. Bunlar da hep sadakattir.
Ama uyarmak gerekmektedir ki günümüzde tevhidin en büyük tehlikesi, onun bir kimlik etiketine indirgenmesidir. İnsan, tevhidi salt bir mensubiyet beyanına dönüştürdüğünde bu sefer onu putlaştırmış olur. İbrahimî tevhid bir mensubiyet meselesi değildir; o tekleşmedir, tekleşenlerin birliğidir. O sorumluluk üretir. İş üretir, icraat üretir. Hem içte hem de dışta. Dışta mensubiyet kuvvetlendiren sözüm ona muvahhidlerin içinde, İbrahim’in yıkıp devirdiği putlardan mabedler kurulmuşken, yapılan şey ancak tevhidin istirmarı ve de aslından saptırılmasından başka bir şey değildir, en hafif tabirle.
İbrahim’in yolu evvela iç’te ve iç esasında aynen dış’ta, başkaldırmaktır; ve başı ancak mahallde, İnsanın Aslı’na eğip, secde etmektir.
Mahall aranmadan, bulunmadan, mahall bilinmeden, mahallde baş eğmeden, ve mahall esasında baş kaldırmadan, İbrahim’in kadim anı ile bir alaka kurulması imkan dahilinde değildir.
İbrahim’in kadim anıyla alaka, ancak bu yolla kurulur. Ve bu yola giren, İbrahim’in Milletinden olur. Buna karşı duran ise, ne halde ve mevkide olursa olsun, akıl’sızdır. Ve her akıl’sızın sonu, kadim tarih itibariyle, ancak yıkımdır, yıkılmasıdır.
İbrahim’e, ve put yık’an ellerinde mahrem olana, Selam olsun.
