Metin kısmen tashih edilerek yeniden yayına alınmıştır.

Tanrı İsimlerinin Sahnede Putlaştırılması

“All the world's a stage”

Bu yazıda Tanrı’yı İsimleri yoluyla bilmek meselesi üzerinde durmak istiyoruz, kısaca. Fakat meseleyi önce insanın bir şeyi isim yoluyla nasıl bildiği, neyi bilgi saydığı ve idrakin hangi katmanlarında bir şeyin gerçekten bilinebilir hâle geldiği üzerinden açmak gerekir. Çünkü insanın ismi nasıl bildiğini anlamadan, neyi bildiğini anlamadan, Tanrı’nın isimlerinin insan tarafından nasıl bilinebileceğini konuşmak mümkün değildir.

Bir insan Tanrı’nın isimlerinden söz edebilir, Tanrı isimlerini ezberleyebilir, onları sıralayabilir, anlamlarını anlatabilir, onlar hakkında kitaplar okuyabilir, kitaplar yazabilir, binlerce kere tekrar edebilir ve hatta başkalarına da öğretebilir; ancak tüm bunların başında da sonunda da o basit ve kaçınılmaz sorudan hâlâ kurtulamaz: Sen söylediğin ismi gerçekten biliyor musun? Sen Tanrı’nın isimlerini gerçekten idrak ediyor musun? Sen isim nedir, biliyor musun?

Bir şeyi bildiğini söylemek kolaydır, zor olan o bilginin nasıl meydana geldiğini görmek, gösterebilmektir; asıl mesele her zaman budur.

İsim bilmek ile ismin ne olduğunu bilmek aynı şey değildir. Tanrı ismini söylemek ile Tanrı ismini idrak etmek aynı şey değildir.

İsim bilmek başka, ismin ne olduğunu idrak etmek bambaşkadır.

İsmi söylemek başka, isimler malumatına sahip olmak başka, ismi kendinde bulmak bambaşkadır.

Bu hususu ismin insan idrakındaki yeri ve insan idrakında ismin farklı düzeylerde nasıl tesis edildiğini görerek daha açık hâle getirmek gerekir.

Şu hususla başlayalım: İsim, insan idrakinin en temel unsurlarından biridir. İnsanın bilgisi, isimlerle oluşur. İnsan bir şeyi ismiyle tanır, ismiyle ayırır, ismiyle hatırlar, ismiyle mevcut kılar. İsmi bilinmeyen bir varlık, idrakımızda bilgi olarak mevcut olamaz.

Etrafımızdaki herhangi bir nesneyi düşünelim. Onu gördüğümüzde idrak ettiğimiz şey yalnızca bir şekil değildir. Ona bir ad veririz, onu başka şeylerden ayırırız, onun ne olduğunu, neye yaradığını, hangi fiillere konu olduğunu ismiyle biliriz. Bir masa gördüğümüzde onu yalnızca renk, sertlik, yükseklik yahut biçim olarak almayız; onun masa olduğunu isimlendirerek biliriz. Bu bilgi sayesinde masa idrakimizde mevcut olur. Dışımızda üzerine bir şey koyarız, etrafında otururuz, idrakimizde onu başka eşyalardan ayırırız. Bir insanla karşılaştığımızda da benzer bir durum vardır. Onun siması, sesi, yürüyüşü, hâli ve tavrı bize birtakım işaretler verir, fakat ismini bildiğimizde onu idrakimizde mevcut ederiz. İsim, burada insanın bilme, ayırma, hatırlama ve muhatap olma düzeninin asli unsurudur.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken ince bir taraf vardır. İsim, dışarıda bulunan, elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir, lazıflardan, seslerden de ibaret değildir. Esasen kuruluşunun lafızla, sesle ve fiziksel hiçbir yönle de bir alakası bulunmaz. İsim içsel idrakte bulunur. Harfler, şekiller, içteki ismin yazıdaki suretidir, sesler ismin telaffuzdaki suretidir. İsim ise insan idrakinde daha derin bir karşılığa sahiptir. İnsan ismi, ruhundaki kuvvetler marifetiyle teşkil eder ve bilir. Bu yüzden ismi yalnızca dil alışkanlığına, yahut toplumsal uzlaşıya indirgemek, insan idrakinin daha asli katmanlarını gözden kaçırmak demektir. Toplumsal uzlaşıyla gerçekleşen, adlandırmadır, idrakteki isim değil.

Genellikle insan idrakinin katmanları birçok insan tarafından açılamaz. İnsan idrakının en derin, en temel bölgesi olarak zihni idrak esasa alınır. Oysa zihin, insan idrakının küçük, ve izafi bir bölgesidir.

İnsan idraki tek düzlemde ele alınamaz. Zihin de insan idrakının temeli olarak görülemez.

Zihinde insan bir şeyi tasarlayabilir, ve ona bir isim verebilir, olmayan bir şeyi de isimlendirebilir. Hiç karşılaşmadığı bir şeyi zininde var edebilir, isimlendirebilir. Hiç karşılaşmadığı bir şeyin ismini zihninde biliyormuş gibi idrak edebilir. Kendi tasavvurunu bir ismin içine yerleştirip sonra o ismi gerçeğin bilgisi olarak kullanabilir.

Bu sebeplerle insanın temel idrak katmanı olarak sanılan zihinle isim bilmek, insanı yanıltır. İsim daha farklı idrak katmanlarında bilinmek zorundadır.

İnsan idrakının zihni aşan daha esas katmanlarında, ruhun saf kuvvetleri vardır. Esasen isim, ruhun saf kuvvetleriyle bilinen isimdir. Ruhun saf kuvvetleriyle isim bilmeyen, olmayan şeyi, anlamadığı şeyi biliyormuş gibi zannetmek zorunda kalır, anlaşılması gereken esas nokta budur.

Ruhun saf kuvvetleri itibariyle isim, ruhsal bir marifettir. Zihnin işleyişi itibariyle isim ise zihnin soyut mekanizmasına tabi olan malumatlardır, daha ötesi değil.

Zihinsel idrakte isim ile isimlendirilen şey aynı değildir. Zihinde görülen, algılanan veya bir şekilde idrak edilen bir varlığa bir kelime atamasıyla isimlendirme yapılır. Bu kelime dilsel bakımdan uzlaşıya dayanır; işleyiş bakımından da zihnin mahiyetine tabidir. Aynı varlığa başka başka isimler verilebilmesi de buradan gelir. Bir şeye “su” denilene başka bir kelimeyle de işaret edilebilir. Söz konusu isim değiştirildiğinde isimlendirilen değişmez; ismin yok edilmesiyle isimlendirilen şey de yok olmaz. Çünkü isim ile isimlendirilen arasındaki bu düzeydeki alaka esas bir alaka değildir, bu alakanın insan idrakindeki mahiyeti de zihinseldir.

Zihin, ismini bildiği şeyle esastan bir alaka kuramaz.

Zihin, ismini bildiği şeyle esastan bağlı değildir.

Zihnin ismini bildiği şeyle alakası kopuktur.

Ancak insan, zihninde bir şeyin ismini idrak etti diye, o şeyin bilgisine bağlandığını sanır, o şeyin bilgisini elde ettiğini sanır.

Oysa zihni onu yanıltmıştır. Bu yanılma, insanın zihniyle idrak etmeyle yetiniyor olması anlamında bir yanılmadır.

Çünkü zihin itibariyle bilinen isim, sadece zihinin kendi içinde, kendi mahiyetindedir, o ismin sahibi hakkındaki mahiyet, o ismin sahibi hakkındaki bilgi zihinde mevcut değildir.

Zihinsel dairede bir şeyin gerçekten var olup olmadığı, isimlendirilmesiyle esastan alakalı değildir. Zihinsel yatakta aslında var olmayan bir şey de isimlendirilebilir. Çünkü zihin, ismin varlığıyla isimlendirilenin varlığını veya aralarında aslen ve aynen bir alaka bulunup bulunmadığını zorunlu olarak araştırmaz.

Zihin hayalî bir varlığa da ad verebilir, masal kahramanına da ad verebilir, imkânsız bir tasavvura da ad verebilir. Zihinsel yatak, ismin varlığıyla isimlendirilenin gerçek varlığı arasında zorunlu bir bağ aramaz. Dolayısıyla zihinde bir kavramın kurulmuş olması, onun dış dünyada yahut hakikatte mevcut olduğunu göstermez.

Kısaca özetlersek, zihindeki her isim, mahiyetçe sadece zihinseldir, başka bir şey değil.

Ruhun saf kuvvetleri bakımından ise durum tamamen farklıdır.

Ruhun saf kuvvetleri olmayan bir şeyi isim olarak teşkil etmez.

Ruhun saf kuvvetleri aynen idrak etmediği bir şeyi isim olarak tesis etmez.

İsim, ruhun dışarıdan aldığı, dışarıdan taktığı bir ad değildir. Ruhun saf kuvvetleri itibariyle isim olarak teşkil edilen şey, o şekilde idrak edilmiştir.

Saf kuvvetler bakımından isim ile idrak arasında sonradan kurulmuş bir bağ yoktur.

Saf kuvvetler bakımından isim, sonradan eklenen bir şey değildir.

Saf kuvvetlerde isim, o varlığın yahut o hakikatin aynen idrak bulmasıdır.

Bu yüzden burada isim ile isimlendirilen birbirinden koparılamaz.

Saf kuvvetler itibariyle isim ile isimlendirilen asli şekilde birbirine bağlıdır.

Bağ, sonradan kurulmaz.

İsim önce, isimlendirilen sonra değildir.

İsimlendirilen başka yerde, isim başka yerde değildir.

Biri işaret, diğeri işaret edilen değildir.

İsmin mevcut olması, isimlendirilenin de mevcut olmasıdır.

Ve bunun karşıtı da aynı kesinlikle geçerlidir:

İsmin mevcut olmaması, isimlendirilenin de mevcut olmamasıdır.

Burada artık isim ile isimlendirilen arasında bir ayrılık düşünülemez.

Bu çok fazla ayrıntı ve derinlikli düşünce isteyen konuyu en basit şekilde ifade ettik.

İsim ve idrakin isim bakımından iki türü hakkındaki bu özet çerçeveyi dikkate alarak, İlahi İsimler konusuna yaklaşalım.

Öncelikle şu noktayı açıkça yerine koyalım:

Tanrı’nın isimleri insanların ona taktığı isimler değildir. Tanrı’nın isimleri insanların ad vermesiyle oluşamaz. Tanrı’nın isimleri Tanrı’nın Kendisindendir.

Tanrı, İsimleriyle bilinir. Ancak Tanrı’nın İsimlerini bilmek, Tanrı’yla irtibat kurmakla mümkündür. Aksi halde insan, Tanrı’ya isim takar ve takılan isim Tanrı’nın değildir.

İkinci önemli nokta, Tanrı’nın isimleriyle irtibat kurmuş bir kimseden, Tanrı isimlerini işitmek, öğrenmek de, hâlâ Tanrı isimleriyle esasen irtibat kurmak değildir, bu önemli noktanın anlaşılması gerekir. Bu hususları kısaca açalım.

Tanrı’yla irtibat kuranlar Peygamberler ve Peygamberler gibi olan Peygamber ehli’dir.

Peygamberler yoluyla Tanrı, Kendi isimlerini bildirir. Peygamberler bu isimleri insanlara anlatır, söze dökerler.

İnsanlar kendileri irtibat kurmadıkları müddetçe, Tanrı isimlerinden ancak ya kendileri uydurmak yahut Peygamberleri takip etmek suretiyle söz edebilir.

Peygamberleri takip edenler ise ikiye ayrılır.

Peygamberi zihinsel ve inançsal olarak takip edenler bir yanda, Peygamberi, kendi içlerindeki ruhun farklı katmanlarındaki idrak itibariyle takip edenler bir yanda.

Tanrı’nın isimlerini bilmek, bu ikinciler için esastır. Diğerlerinin yaptığı sadece, kendi zihinlerini ve zihinlerinde kurdukları şeyi bilmekten ibarettir; görünürde benzer bir şeyi bildikleri sanılsa da.

Peygamber, Tanrı’nın bildirmesine muhatap olan kimsedir. Bu sebeple O’nun isimleri bilmesi, isimlerin sözlük anlamlarını yahut kavramsal açıklamalarını bilmek gibi dilsel bir anlamda görülemez. Peygamberî idrakte isim, müsemmaya açılır; peygamberdeki lafız da, benzer şekilde müsemmaya bağlanır, hiçbir şekilde kendi kaynağıyla bağı kopmadan.

Peygamber, Kaynaktan geldiği gibi, İsim ilmini söze döker. Bu Peygamber Ehli için de, kendi nispetlerinde, aynen böyledir.

Peygamberler ve Peygamberlere rabtolan İnsanlar, İlahi İsimleri, Kendilerindeki mahallerde idrak ederler ve böylece marifete sahip olurlar.

İlahi İsimlerin hakikatte bilinmesi, bu şekilde gerçekleşir.

Bu yoldan gitmeyen insanlar için durum aynı değildir.

Bu yoldan gitmeyen insanlar isimleri zihinleriyle öğrenirler, ve kendi dar eğilimleri ve psikolojik ahvalleriyle şekillendirirler.

Bu sebeple mesela bir kimsenin peygamberlerin öğrettiği isimleri aynen tekrar etmesinde bile, onun aynı idrak düzeyinde bulunduğunu düşünemeyiz. Zira mesele, dilde ne söylendiği kadar idrakte ne olduğudur.

Aynı “Rahman” lafzı iki ağızdan çıkabilir, fakat birinde bu lafız Allah’ın rahmetine açılan sahih bir idrakle söylenmiştir, diğerinde ise zihinsel esastadır, ve sadece kişinin kendi merhamet anlayışının sınırları içinde bir anlam taşımaktadır.

Peygamber ve Ehli, Tanrı’dan gelen İsmi idrak ederler, böyle olmayanlar ise, kendi dar bilgilerini Tanrı’ya izafe ederler.

Mesela zihinsel esasta isim idrak eden bir kimse için Tanrı’nın Rahman olduğunu bilmek, Tanrı’nın merhamet sahibi olduğu düşüncesini bilmekten ibarettir. Bu bilgideki merhamet de o kişinin kendi merhamet idrakiyle çerçevelidir. Bu çerçevenin nasıl meydana geldiği ise o kişinin tahsili, eğilimi, ve psikolojik ahvaliyle ilgilidir; Tanrı’yla ilgili değil.

Tanrı’nın isimleri, dildeki ve muhakemedeki anlamlara indirgenemez. Tanrı’nın isimleri, dilde ve muhakemede sadece dilsel ve muhakemeseldir, ve esasen zihinseldir.

Tanrı’nın isimleri tesir bakımından içsel duygulanımlara da indirgenemez. İçsel duygulanımlar ruhun saf hassalarından, saf kuvvetlerinden, saf temasından gelmediği müddetçe, psikolojiktir, içsel arzular, korkular ve bağımlıklıklara şekillenmiştir.

Tanrı’nın isimleri insanın dar içsel ahvaliyle idrak edilemez, Tanrı’nın isimleri, ilimdir, marifettir.

Bu ayrımları iyi görmek gerekir.

Çünkü dışarıdan bakıldığında aynı görünen bir sözün, içeride aynı şey olarak bulunması zorunlu değildir.

Hatta iki kişi, dışarıdan aynı ismi söylüyor gibi görünebilir.

İkisi de:

“Yâ Rahmân” diyebilir.

İkisi de:

“Yâ Latîf” diyebilir.

İkisi de:

“Yâ Gafûr” diyebilir.

Lafız aynıdır.

Söylenen isim aynıdır.

Dışarıdan işitilen ses aynıdır.

Zihindeki anlam da benzerdir.

Ama mesele sadece ve sadece hâlâ o ismin idrakte ne olarak bulunduğudur.

Çünkü iki kişiden birinin dilindeki isim, idrakte hakikate açılıyor olabilir.

Neden?

Çünkü gerekli bölgede, sahih bir irtibat vardır. İsim, idrakte kendi hakikatine açılmıştır. Lafız, müsemmâya bağlanmıştır. İsim yalnızca söylenmiş ve düşünülmüş değildir, idrakte hakikatine bağlanmış, hakikatinden akmıştır.

Diğerinde ise aynı lafız, aynı isim, aynı ses bulunabilir, aynı anlam bulunabilir, fakat içeride olan sadece zihinsel bir adlandırma ve dar içsel ahval ile şekillendirmedir.

Zira isim zihinsel bölgede kurulmuş bir anlamlandırmanın ötesine geçemez. Bu sebeple ismin biinmesi, İsmin İlmi olarak tesis olunmaz.

İlim olmayan bu anlamlandırma kendiliğinden ve kaynaksız da değildir. Kişisel anlayışla kurulmuştur. Psikolojik eğilimlerle şekillenmiştir. Eğitimle biçimlenmiştir. Tahsil ile de derinleştirilmiştir. Fakat yine de bunların tesis ettiği şey, zihinsel bir adlandırmadan öte bir mahiyet oluşturmaz. Kişinin idrakında, o isim kendisi olarak mevcut değildir.

İşte bu yüzden iki kişinin zikrinde bulunan lafız benzerliği, hatta muhakeme açısından bulunabilecek anlam benzerliği, işin künhünde hiçbir şekilde idrakteki mahiyet farkını ortadan kaldırmaz.

Dinî hayatta en büyük aldanışlardan biri, aynı kelimeyi söyleyenlerin veya muhakeme açısından aynı anlamları ifade edenlerin, idrak bakımından da aynı hakikatte birleştiklerini zannetmektir.

Bu konu bağlamında bu noktada anlaşılması gereken şey, Tanrı’nın İsimlerinin ancak idrakte İsimlerin sahibiyle irtibat söz konusu ise sahih olacağıdır ve benzeşimlerle ortadaki farkın kalkmayacağıdır.

İsimlerin idrakinde kişiyle İsimlere ruhta kendine has şekilde bir irtibat olmadığı halde, sadece bir adlandırma, bir ad tekrarı faaliyetinden öte bir şey tesis edilemez.

Elbetteki bir kimse Tanrı isimlerini güzel telaffuz edebilir, anlamlarını düzgün anlatabilir, metinlerden nakiller yapabilir, ve İsimler hakkındaki bilgilerle kendini yetiştirebilir, fakat bu faaliyetlerin hiçbiri kişiyi İsimlerin rabtına ve de marifetine ulaştırmak demek değildir.

Marifet, isimle müsemma arasındaki irtibatın kişide de açılmasıdır. Bu irtibat olmadan İsimlerin marifeti kişide oluşamaz.

İsimler hakkında herkeste bilgiler olabilir, hatta tesirler de hissedilebilir, ancak orada hemen İsimlerin hakikatine rabtolmaktan söz edilemez. Çünkü idrakte İsimlerin hakikate ulaştıran esaslar bulunmadığı müddetçe, İsimlerin marifeti meydana gelmez.

Burada da malumat ile marifeti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir.

Malumat, insanın zihninde bulunan bilgi parçaları ve bu parçaların toplamıdır.

İsimler bağlamında bir ismin kökünü bilmek, hangi ayetlerde geçtiğini göstermek, kelâm kitaplarında nasıl açıklandığını aktarmak, tasavvufî metinlerdeki karşılıklarını sıralamak ve bunlar üzerinden geniş bir bilgi birikimi oluşturmak, nihayetinde bir sadece bir donanım elde etmektir. Böyle bir kimse elbette donanımlıdır. Fakat donanımlı olmak ile marifet sahibi olmak aynı şey değildir.

Çünkü kişi, hakkında bütün bu donanıma sahip olduğu İsimlerin idrakteki gerekli irtibatına sahip değilse, yaptığı şey zihinsel esasta adlandırmalarla sınırlı kalır. İsim hakkında bir takım verilere sahiptir, isim hakkında konuşur, ismin kökünü, geçtiği yerleri, açıklamalarını ve metinlerdeki karşılıklarını aktarabilir. Fakat bütün bunlar, idraken İsimlerin malumatına sahip olmaktan öteye geçmez.

Zihnin idrakte tesis ettiği, sadece malumattır.

Oysa İsimler hakkında zihni aşarak, marifete sahip olmadan, malumat, İsimlerin ilmi olarak düşünülemez.

Bu ayrımın gözden kaçırılması halinde meselenin bütün yönü değişir.

İsimler hakkında donanım elde etmek elbette kendi başına faydasız değildir. Fakat bu donanım zihinsel esasta kalırsa, ve kişisel eğilimlerle sınırlı tutulursa, sadece malumattır. Ve eğer malumat bizatihi marifetin yerini alırsa, yani idrakteki gerekli irtibat kurulmaz ve bunun yerine zihinsel adlandırmayla iktifa edilirse, daha da önemlisi, Tanrı İsimleri ile irtibat esasının aranmasına artık ihtiyaç duyulmazsa, burada artık sadece zarardan ve ziyandan başka bir şey söz konusu değildir.

Çünkü bu durumda donanım, marifete götüren bir imkân olmaktan çıkar ve malumata dayanılarak marifetin yerine geçirilmiş bir ikameye dönüşür.

İnsan, İsimleri bildiğini zanneder, oysa bildiği şey, İsimler hakkında zihninde bulunan malumattır. İrtibata yönelmez çünkü malumatı yeterli görür, ilim zanneder, hâl zanneder. Böylece insanın kendisini İsimlerin hakikatine götürmesi gereken yol, yine kendi zihnindeki adlandırmalar tarafından kapatılmış olur.

Malumat, insanın dönüşmesine lüzum olmadan zihinde durabilecek şeylerdir. İnsan çok şey bilebilir ve bildikleri, kendisinde herhangi bir dönüşümsel karşılık meydana getirmeden zihninde bulunabilir. Marifet ise bundan başkadır. Marifet, bilginin kişide karşılık bulması ve kulu kişiyi hiç bilmediği şekilde dönüştürmesidir. Bu dönüşüm ise ilahî irtibat olmaksızın gerçekleşmez. Bu irtibat yoluyla dönüşüm de, zihinsel ve psikolojik birey bakımından ölümcüldür.

Dolayısıyla İsimler ile olan ilişki, zihinsel bölgede kurulmuş bir anlamlandırmadan ibaret bırakılamaz. İsimler ile irtibat, idrakin gerekli bölgesinde tahakkuk etmelidir. Çünkü marifeti meydana getiren şey isim ile müsemmâ arasındaki irtibatın kişide açılmasıdır.

Söz konusu irtibatı sağlamanın birinci şartı, önce irtibatın yatağını aramaktır.

İnsan, kendi ruhunda, kendi içinde, Tanrı’nın İsimleriyle irtibat kurması gereken bölgelerini aramak zorundadır. Çünkü o bölgeler bulunmadan, o bölgelerdeki irtibat tahakkuk etmeden ve isim ile müsemmâ arasındaki bağ idrak içerisinde açılmadan, İsimler hakkında sahip olunan bütün bilgi yine zihinsel bir malumat olarak kalır.

İsimlerle esasen irtibat kurmamış insanın idrak yatağı, zihin, dil ve psikolojik dinamiklerden oluşur.

Zihin, ruhun saf kuvvetlerine de dayanarak, öncelik ve sonralık kaydı altında, soyutlama faaliyeti yapan bir düzenektir.

Dil, ruhun saf kuvvetlerine dayanarak, ruhun kuvvetlerini taklit etmek yoluyla temsil oluşturan bir işleyiştir.

Psikolojik dinamikler de, ruhun saf kuvvetlerinin daralması sonucu etki ve etkilenimlerle teşekkül etmiş bir başka içsel işleyiştir.

Bunların hiçbirisi Tanrı’nın İsimlerine takat getiremez, Tanrı’nın isimlerini çekemez, Tanrı’nın isimlerine rabt olmaya yetmez.

Ruhun saf kuvvetleri, bu üç düzeneği de aşan, ve bu üç düzeneği bizatihi mümkün kılan, insanın asli yetileridir ve İsimler ruhun saf kuvvetleri ve ötesi itibariyle bilinebilir.

Bu üç düzenek de kendi içinde takatleri, imkanları ve mekanizmaları itibariyle sınırlıdır.

Tanrı isimleriyle irtibat, bu sınırlı düzenekler ile mümkün değildir. Aksine, bu düzenekler yoluyla Tanrı İsimleriyle irtibat değil, irtibat kuruluyormuş zannı oluşur.

Bu noktayı açalım.

İnsan hayatının manzarası, esasen bir “zemin” ve o zemine dayalı olarak surete gelen bir “sahne”den oluşur. Zemin, insanın bizatihi kendisi olduğu şeydir; yani zemin ne ise, esas olan, kendisi olunmuş şey odur.

Zemin, insan ruhunun saf kuvvetlerini haizdir. Burada insan henüz yalnızca rol, unvan, toplumsal konum, kişilik örgüsü ve psikolojik tepki düzeni değildir. Zeminde insan, kendisinin derin esasıyla, ruhunun saf kuvvetleriyle ve varlık bakımından taşıdığı asli imkânla vücud bulur.

Sahne ise insanın yer aldığı mekândır. Bedeni, mensubiyeti, kişiliği, cinsiyeti, inancı, düşüncesi ve dünya hayatına ait diğer bileşenler insanın sahnesine aittir. İnsan burada kendisini bedeniyle, ailesiyle, milletiyle, mesleğiyle, mizacıyla, eğitimiyle, alışkanlıklarıyla, korkularıyla ve arzularıyla tanımlar. Bu bakımdan sahne, insanın benliğidir ve benliğine ait dünyasıdır. İnsan bu sahne üzerinden konuşur, tercih eder, tepki verir, hatırlar, sever, nefret eder, bağlanır ve ayrılır.

Sahne, insanın dilsel, zihinsel ve psikolojik dinamikleriyle şekillenir. Sahnede insan bilhassa söylemleri, hareketleri, yönelimleri ve ilişkileri açısından mevcuttur ve içsel açıdan psikolojik dimakiklerinin sevki altındadır. Fakat sahne, insanın bizatihi olduğu şey değildir. Bizatihi olunan zemindir ve zemin sahnenin ötesidir. Bu ayrım yapılmadığında insan sahneyi esas zanneder. Kendi kişiliğini, duygularını, düşüncelerini, mensubiyetini ve tasavvurlarını varlığının aslı gibi görür. Böyle bir durumda da dinî kelimeler de bu sahnenin içine çekilir ve sahnenin düzeni içinde anlamlandırılır.

Sahne, insanın dilsel, zihinsel ve psikolojik dinamikleriyle şekillenir.

Tanrı’ya mahsus bir isim, Tanrı’nın Kendisi itibariyle, sahneye indirgenemez. Çünkü sahne, Tanrı’yı ne kuşatabilir, ne çekebilir, ne de taşıyabilir.

Tanrı’ya mahsus bir isim, Tanrı’ya mahsus bir İsim, Kendisi itibariyle sahnede temellendirilemez. Sahne sınırlıdır; Tanrı İsmi ise sınırlı hiçbir düzene bağlanamaz.

Sahne insanın hakiki hayata izafi olarak zahiri hayatıdır; Tanrı ve İsimleri ise insanın zahiri hayatında kurduğu tasavvurlarla kuşatılamaz.

Sahne, insanın kendi imkânları içinde meydana getirdiği anlamlar, izafi idrakler bütünüdür, ve mutlak değildir, Tanrı İsimleri ise bu kısmî varlığın parçası haline getirilemez.

Ancak, insanın sahnesel dinamikleri, adlandırma ve psikolojik teşekkülünün marifetiyle, insanın kendi sahnesini tanrısallaşabilir.

İnsan, kendi sahnesini tanrısallaştırmak suretiyle, kendisinde Tanrı idrakı, Tanrı inancı var zanneder.

İnsan kendi zihninin imkanları dahilinde kurulmuş tanrı kavramıyla bir Tanrı tasavvuru tesis edebilir ve kendi duygularıyla onu besleyip, kendi korkularıyla şekillendirebilir. Tesis ettiği Tanrı adını, kendi arzularıyla, kendi beklentileriyle biçimlendirebilir. Sonra da bu tasavvura ilâhî isimleri iliştirir.

İşte bu yolla oluşturulan Tanrı ve tanrı fikriyatı, ve de meydana getirilen Tanrı isimleri, esasında Tanrısal değil, sahneseldir.

Bu yolla tesis edilen hiçbir bilgi, Tanrı bilgisi olarak görülemez. Bu yolla tesis edilenler, sadece tanrısal tiyatrolardan ibarettir.

Oysa yapılması gereken, sahnenin ötesine geçilip hakiki ilâhî irtibata ulaşmaktır. Yapılması gereken, tanrısal oyunu sonlandırıp, asli ve hakiki İlahi cereyana girmektir.

Tanrısal irtibata ulaşmadan hiçbir Tanrı isminin aslen idrak edilmesi mümkün değildir. Sahnedeki idrakler, yalnızca tasvir olabilirler, daha ötesi sahneyi aşar.

Bu hususu da kısaca açalım ve metni sonlandıralım.

Tasvir, bir şeyi suretlendirmek, şekillendirmek demektir. Sahnede bizatihi Tanrı’nın bulunması mümkün olmadığı için, sahnesel dinamikler ancak tanrısal tasvirlerde bulunabilir. Ancak bu tasvirlerin mahiyeti de yine sadece tasvirdir, yani şekillendirme ve suretlendirmedir, başka bir şey değil.

Tasvir faaliyeti ancak bir takım malzemelerle gerçekleştirilebilir.

Peki, sahnedeki tanrı tasvirinin malzemesi nedir? Nereden gelmektedir?

İlahi olan için, ilahi bir kaynak düşünmek gerekir. Ancak ilahi kaynak, sahnesel her esasın, her mahiyetin ötesindedir ve sahne itibariyle tesis edilmesi imkansızdır.

Bu sebeple sahnedeki tanrı tasvirinin sahne itibariyle kurulması mümkün değildir.

Benzer şekilde, bu tasvirin geliş kaynağı İlahi olarak da düşünülemez. Zira ilahi olanın gelişi, sahneyi yıkar.

Bu nedenlerle sahnedeki tanrı tasvirinin hiçbir şekilde bir aslının bulunduğu söylenemez.

Sahnedeki ilah tasviri, sadece bir tasvirdir ve İlahi değildir.

Sahnedeki ilah tasvirinin bütün mahiyeti, sahnenin kendisinden ibarettir.

Bu durumda söylenebilecek tek bir şey kalmaktadır: Sahnedeki insanın ilah tasvirinin tüm malzemesi, insanın kendi psikolojik teşekkülünden, kişisel eğilimlerinden, tahsilinden, kavrayışından, korkularından,arzularından, alışkanlıklarından ve toplumsal birikiminden gelir.

İnsan bütün bu malzemeyi din diliyle de yoğurup indirilmiş ve öğretilmiş isimlerle bir tutarak, ve muhakeme esasında kavramlarla güçlendirerek, ortaya bir ilah tasavvuru çıkarsa da, bu tasvirlerinin hiçbirisi ilahi değildir.

Bu suretle insan, sahnede tanrı kurar veya tanrıyı sahneye indirir. Ancak kurduğu tanrı, elbetteki tanrı değildir. Ve inen de, elbetteki sadece bir tasvirdir. O tasvirin indiği yer ise, insanın kendinin ne olduğunda saklıdır.

Sahneye tanrı indirmek ve sahnede tanrı tasvir etmek, işin esasında, insanın sonradan oluşan sahnesini esasa alıp Tanrı’yı, kendi sahnesiyle örtmesinden ibarettir.

İnsan Tanrı’yı bilmek yerine kendi zihninin ve nefsinin suretlerini ilahi kelimelerle örter. Bu örtme, dışarıdan bakıldığında dindarane görünebilir, çünkü kullanılan kelimeler Tanrı’nın isimleridir, ancak ne hâl ne esas böyle değildir. İşin mahiyetinde sahne kendisini merkeze almış ve burada hakiki olmayan sahnenin kutsallaştırılması gerçekleştirilmiştir, o kadar.

Peygamber ve Peygamber ehliyle aynı isimleri söylemek, aynı isimlere inanmak, aynı isimlere yönelmek, işin mahiyeti aynı olmadığı müddetçe, idraken Tanrıyla alakalı değildir.

Bir insanın dili doğru ve sahih kelimeyi söylediği halde, ve muhakemesinde benzer anlamlar bulundurduğu halde, idrakının mahiyetinde aynı şeyler bulunmayabilir. İdrakının mahiyetinde kendi tasvirine yönelmiş olabilir. Bu durumda kişinin söylediği isim ile yöneldiği şey arasında sahih bir bağ da aslen bulunmuyor demektir.

İşaret edilen bu engeller iyi anlaşılmak zorundadır. Zira buradaki engel, bir tür inkara sebebiyet verir.

İnsan kendi tasvirini din zannettiğinde, içinde bulunduğu halin bir inkar olduğunu da kolaylıkla fark edemez. Çünkü elinde dinî kelimeler vardır, dilinde Tanrı isimleri vardır, benzeşen bir inanç vardır, üstelik bunların içsel açıdan tesirlerini de hissediyor da olabilir, hatta zihninde her türlü açıklamaları tesis ediyor da olabilir; ancak yine de gizli bir cehalet ve inkar içindedir.

Böyle bir durumda insan kendisini hakikat üzere görürken hakikatin yerine kendi sahnesini koyduğundan haberdar bile değildir.

Put yalnızca taş ve ağaçtan yapılmaz, put, insanın zihninde, dilinde ve psikolojik ihtiyaçlarından da yapılabilir ki, putların oluşum başlangıcı bu noktalardır.

En sinsi put, Tanrı adıyla örtülen tasvirdir.

İyi bilelim ki idrakte tanrı tasviri, Tanrı’nın kendi zatî aşkınlığından soyutlanarak, beşer idrakinin kayıtlı diline ve suretine mecbur bırakılmasıdır.

Tanrı İsmi, Kendi esasında bir hakikate insanı yönelten bir delil olmak üzere verilmişken, sahnesel tasvire düşürüldüğü takdirde değil kendi hakikatine yöneltmesi, o isim, bir putun başlangıcı olur.

Bu durum İsim’deki sıfat için de geçerlidir.

Sıfat, insana nispetle bir tecelli olarak açılması gerekirken, tasvire düşürülmek sebebiyle o sıfat bir perde hâline gelir.

Putlar da perdeler de, idrakın daraltılması ve çarpıtılmasıyla oluşurlar, sahne esasında.

Sahnesini aşmayan her insan, mahdud bilgisi ve tecrübesi ile ancak ve ancak kendi zihinsel tasvirinde Tanrı oluşturur ve böylece mesela "Rahman" dendiğinde ilahi rahmet ile irtibat kuramadan, beşer idrakinin sınırlı merhamet tahayyülünü sahnede anlamlandırmakla kalır. Aynı şekilde mesela "Kadir" dendiğinde kendi acziyetine nispetle kurduğu bir kudret imgesiyle iktifa etmek zorunda kalır. Bu kudret ne kadar mutlaklık, sınırsızlıkla tavsif edilmiş olursa olsun.

Bunların Tanrı’nın İsimleriyle aslen bir alakası yoktur.

İnsanın zihni bu tür vartalar nedeniyle Tanrı’yı isimlerin toplamına ve sıfatların bileşkesine indirgeyen öğretiler geliştirmiştir. Bu öğretilerde Tanrı’yı ve İsimlerini yüceltiyor gibi görünürken bile, aslında Tanrının ve İsimlerinin hakikatinden uzağa düşülmüş, ve idrakte başlayan putlar, dışsal dünyada da tesis edilmiştir.

Şirkin de küfrün de başlangıcı, insanın idrakında aranmalıdır.

Bu öğretilerde ortaya çıkan şey hakikatin kendisi değildir, bu öğretilerde ortaya çıkan şey hakikate benzetilmiş birer tiyatrodur. Bu tiyatrolar, sahnelerde Tanrı adı verilen bir figürün çağrılması, yüceltilmesi yoluyla, esasen hakikatte Tanrı’nın tasvire düşürülmesinden ve örtülmesinden başka bir şey değildir.

İsimlerin ve sıfatların tasvire dönüşmesi, ontolojik düzeyde varlığı sahnesel esaslara indirger. Epistemolojik düzeyde asılsız malumat dairesi tesis eder. Ve psikolojik düzeyde bir tatmindir.

Böylece aşkın olan zeminden koparılıp sahneye hapsedilir, tecelli kapıları açılmadan dar anlamlandırmalarla sınırlandırılır, ve son olarak kişinin bu kendi ürettiğini Tanrı diye seyredip ibadet etmesi ise kendi korkularını bastırırarak ve arzularına meşruiyet bularak kendinde bir tatmin düzeneği oluşturulur.

Bunların hiçbirisinin Tanrı’yla bir alakası yoktur.

Bu yüzden isimlerin ve sıfatların tasvire dönüştürüldüğü yerde Tanrı’dan bahsedilmez; orada ancak Tanrı’nın adı altında vehimlerin kutsallaştırılmasından bahsedilebilir, o kadar. Bu ise, ilim değildir ve bunun Peygamberle ve Peygamber ehliyle herhangi bir alakası yoktur.

İsim ve sıfatların tasvire dönüştürülmesi, hakikatin aşkın zatının unutturulup, beşer idrakinin kurduğu suretlerin Tanrı’nın yerine geçirilmesidir. Bu eylem, sadece bir te’vil yahut basit bir hata olarak da görülemez; bu eylem, işin aslında idrakta şirktir. Çünkü Tanrı’nın önüne, Tanrı’nın yerine, Tanrı’nın zatına denk kılınmış yeni bir varlık çıkarılmıştır. Bu yeni varlık, hakikatte mevcut değildir, ama zihnin mahdut tahayyülünden türetilerek varmış gibi tesis edilmiştir.

İlahi her isim, ancak ruhta kendisine hitap ettiği esasa rabtolur.

Hakikat adamları, bilhassa İlahi İsimler söz konusu olduğunda, hiçbir sınır, hiçbir suret, hiçbir anlam, hiçbir kavrayışla yerlerinde durmazlar. Onlar, bütün sahneleri viran ederler, harap ederler.

Şimdi sen, bu satırları okuyan; bil ki sen de tasvire mahkum olabilirsin. Çünkü kelimeleri hakikat yerine koyma eğilimin zihninin derinliklerine işlemiş durumda olabilir. Sen Tanrı dediğinde, aslında kendi zihninde kurduğun tasvirden başka bir şeye temas etmiyor olabilirsin. Ve senin zihnindeki Tanrı, bizzat Tanrı değildir; ihtimal ver ki o, senin kendi vehminin suretidir.