Bu yazıda sinsi insanı ve sinsiliği ele alıyoruz, belirlenen özellikleri itibariyle zor anlaşılabilir yönlerden.

Bu yazıda sinsiliği, gündelik dilin gevşek ahlâk yargılarıyla, psikolojinin sınıflandırma kolaycılığıyla yahut toplumsal etiketleme refleksiyle ele almıyoruz; çünkü bunların her biri genel uygulamalarına bakıldığında sinsiliği görünürde olanla sınırlayan, onu davranışa, tutuma ya da kişilik başlığına indirerek asıl zemini görünmez kılan yaklaşımlardır ve sinsilik, tam da bu görünmezlikten beslenen bir zihinsel mimari olduğu için, ancak zemininden okunabildiğinde kendini ele verir. Çünkü sinsilik, yapılan bir iş değildir; yapılacak işin hangi anda, hangi bakışın altından, hangi algı boşluğuna sızdırılacağını bilen bir zihnin, kendini açık etmeksizin kurduğu uzun vadeli bir tahakkuk düzenidir; bu nedenle sinsi insanı ele veren şey, söyledikleri ya da yaptıkları değil, söylemedikleriyle yaptığı şeyler arasındaki kusursuz mesafedir.

Başlıyoruz.

Öncelikle dikkat edilmesi gereken şudur: Sinsi insan gizlenmez; gizlenmek, saklananın varlığını ima eder. Sinsi insan, saklanmaya ihtiyaç duymaz; çünkü o, başkalarının neyi görebileceğini, neyi asla göremeyeceğini önceden hesaplayan bir algı bölümlendirmesinde hareket eder ve bu bölümlendirme, başkalarının zihninde çoktan inşa edilmiştir. Bu nedenle sinsilik, korkaklığın değil; çatışmasız iktidarın ürünüdür. Açık güç, karşısında direnç üretir; açık kötülük, tepki çağırır; açık yalan, bir gün yakalanır. Oysa sinsilik, görünür bir cephe kurmadığı için karşısında cephe de oluşturmaz. Bu, savunulmaz olduğu için değil; saldırıya açık hiçbir yüzey bırakmadığı içindir. Çünkü sinsi insan, kendini merkeze yerleştirmez; merkez olmak, görünürlük ister. O, merkezin etrafındaki akışı kontrol eder. Kim konuşacak, kim susacak, kim suçlanacak, kim korunacak, kim erken hamle yapıp yıpranacak; bütün bu dağılım, sinsi zihnin kurduğu sahnede, başkalarının özgür irade sandığı tercihlerle gerçekleşir. Bu noktada sinsiliğin ahlâkî değil, mimari bir mesele olduğu anlaşılır. Çünkü burada inşa edilen şey, tek tek davranışlar değil; davranışların hangi anlam çerçevesinde okunacağını belirleyen bir zemin–sahne düzenidir. Sinsi insan, sahneyi kirletmez; sahnenin altındaki zemini eğerek, sahnede olan bitenin doğal ve kaçınılmaz görünmesini sağlar.

Sinsi insan çoğu zaman masumdur, hatta mağdurdur; çünkü suç, görünür olanın üzerine yazılır. Görünmeyen düzenek ise ahlâkın radarına girmez. Sinsilik burada en rafine biçimine ulaşır: Kendini savunmak zorunda kalmayan, hatta savunulmaya değer görünen bir konum üretir. Elbette, sinsilik acele etmez. Zaman, sinsi zihin için bir baskı değil, bir sermayedir. Açık kötülük hız ister; sinsilik ise gecikmeyi bilir. Beklemek, burada kararsızlık değil; karşı tarafın kendi kendini tüketmesini seyretme disiplinidir. Sinsi insan, başkasının hatasını kollamaz; hatanın kaçınılmaz hâle gelmesini sağlar.

Bu nedenle sinsi insanın dünyasında risk yoktur; çünkü risk, kontrol edilemeyen belirsizliktir. Oysa sinsilik, belirsizliği yönetmek değil, belirsizliği başkalarına yükleyip kendini bu yükten azade kılmaktır. Başkaları karar alırken yorulur, yanılır, açığa çıkar; sinsi zihin ise bu süreçlerin tamamını sonuç üzerinden devralır.

Burada artık şu açıkça söylenmelidir: Sinsi insan zeki olduğu için sinsi değildir; o sadece sinsi olduğu için zekâsını korur.

Çünkü açık zekâ teşhir olur, teşhir edilen zekâ ise zamanla hedef hâline gelir. Sinsilik, zekânın görünmeden çalışmasını sağlayan bir örtü değil; zekânın hiçbir zaman ifşa olmamasını garanti altına alan bir yapıdır. Bu yapı çözüldüğünde, karşımıza bir kötülük figürü değil; hiçbir zaman yüzleşmeye girmemiş bir zihin çıkar. Ve işte tam bu noktada, sinsiliğin neden dönüşemediği, neden iflah olmadığı ve neden ancak teşhir edilebildiği anlaşılmaya başlanır.

Sinsi insanın zihni, açık bir kötülük niyetiyle çalışan kaba bir düzenek değil, aksine kendini sürekli haklı, gerekli, hatta kaçınılmaz kılan bir iç mimari üzerinden işleyen, bu nedenle de hiçbir zaman doğrudan suç üretmeyen ama suçun dolaşımını, yönünü ve nihai adresini ustalıkla tayin eden bir yapıdır; burada düşünce, niyet ve eylem arasındaki mesafe bilinçli olarak uzatılır, çünkü sinsi zihin bilir ki mesafe uzadıkça sorumluluk buharlaşır, iz silinir ve sonuçlar artık kimseye ait olmayan doğal gelişmeler gibi algılanmaya başlar.

Bu zihinsel mimaride ilk kurulan şey, iç ile dış arasındaki geçirgenliğin tek taraflı hâle getirilmesidir; sinsi insan dışarıyı dikkatle okur, başkalarının korkularını, beklentilerini, zaaflarını, acelelerini, ahlâkî reflekslerini, vicdan eşiklerini büyük bir sessizlik içinde izlerken, kendi içini asla bu dolaşıma açmaz, çünkü açılan her iç, iz bırakır ve iz, eninde sonunda geri çağrılır, oysa sinsilik geri çağrılmamak üzere kurulur.

Bu nedenle sinsi insan konuştuğunda da susar, sustuğunda da konuşur; söylediği cümleler bilgi taşımaz ama yön tayin eder, suskunluğu ise boşluk üretmez ama başkalarını o boşluğu doldurmaya zorlar ve bu zorunluluk, karşı tarafın kendini açması, hata yapması, aceleyle pozisyon alması için yeterli bir basınç oluşturur, böylece sinsi zihin, hiçbir hamle yapmadan hamleleri başkalarının üzerine yükler.

Burada sinsiliğin en kritik boyutu ortaya çıkar: Sinsi insan karar vermez, karar verdirir; risk almaz, risk dağıtır; hedef olmaz, hedef üretir ve bu üretim, hiçbir zaman açık bir yönlendirme şeklinde gerçekleşmez, çünkü açık yönlendirme fail doğurur, oysa sinsilik failsizliğin sanatıdır.

Zihinsel mimarinin bir diğer temel unsuru, zamanın parçalanarak yeniden düzenlenmesidir; sinsi zihin için zaman çizgisel bir akış değil, müdahale edilebilir bir yüzeydir ve bu yüzey üzerinde bazı anlar büyütülür, bazı anlar silikleştirilir, bazı gecikmeler doğal gösterilir, bazı hızlanmalar zorunluymuş gibi sunulur, böylece başkalarının aceleyle yaptığı hamleler kader, sinsi insanın bekleyişi ise hikmet olarak okunur.

Bu noktada sinsi zihnin ahlâkla kurduğu ilişki de berraklaşır; ahlâk, onun için bir ilke değil, bir ortamdır, içinde hareket ettiği, başkalarını sınırlayan ama kendisini bağlamayan bir atmosferdir ve bu atmosferin en işlevsel yanı, iyilik ve kötülüğün görünür davranışlara indirgenmiş olmasıdır, çünkü böylece görünmeyen düzenekler ahlâk dışı sayılmaz, sadece “niyet okunamaz” gerekçesiyle dokunulmaz hâle gelir.

Sinsi insan tam da bu dokunulmazlık alanında konumlanır; ne açıkça iyidir ne de açıkça kötüdür, çünkü her iki konum da tanımlanabilir, tanımlanan ise sınırlanır, oysa sinsi zihin, tanım dışı kalarak hareket eder ve bu tanımsızlık, onun en büyük güvenliğidir.

Bu güvenlik hissi, sinsi insanı sakin kılar; telaşsızdır, çünkü kaybedeceği bir pozisyon yoktur, sinirlenmez, çünkü sinir açıklık üretir, savunmaya geçmez, çünkü savunma görünürlük ister, onun yerine ortamı savunmaya muhtaç hâle getirir ve kendisi bu ortamın doğal bir unsuru gibi durur, fark edilmeden ama belirleyici bir ağırlıkla.

Burada artık şunu söylemek mümkündür: Sinsilik, zekânın değil, kendini riske sokmayan aklın ürünüdür ve bu akıl, cesaretle değil, geri çekilme disipliniyle işler; açık savaşın yıpratıcı maliyetini bilerek, savaşı başkalarına yaptırır, sonuçları ise tarafsız bir gözlemci edasıyla devralır.

Bu nedenle sinsi insanın dünyasında dostluklar kırılgandır, çünkü dostluk açıklık ister, açıklık ise iz bırakır; ilişkiler vardır ama bağ yoktur, temas vardır ama temasın izi silinmiştir, herkes onunla konuştuğunu sanır ama kimse onunla karşılaşmamıştır.

Ve işte tam bu noktada, sinsi zihnin en tehlikeli yönü görünür hâle gelir: O, karşısındakine kendini sorgulatır, kendini savundurtur, kendini suçlatır ama kendisi hiçbir zaman sorgunun öznesi olmaz, çünkü sorgu için görünür bir eylem, yakalanabilir bir tutum, net bir pozisyon gerekir ve sinsi insan bütün bu netliklerden ustalıkla kaçar.

Bu kaçış bir korku refleksi değil, bilinçli bir ontolojik tercihtir; var olmayı, görünerek değil, etkileyerek seçmiş bir zihnin tercihidir bu ve bu tercih, onu sıradan kötülüklerden ayırır, çünkü sıradan kötülük teşhir edildiğinde çöker, sinsilik ise teşhir edilse bile dağılmaz, yalnızca yer değiştirir.

Sinsi insanın iç dünyasında işleyen dil, dışarıya taşan kelimelerden bütünüyle farklıdır; bu dil ne açıklamak ister ne ikna etmek ne de anlaşılmak, çünkü anlaşılmak görünürlük üretir ve görünürlük her zaman iz bırakır, oysa sinsi zihnin iç dili iz bırakmamak üzere kurulmuş bir sessizlik mantığıyla işler, kelimeler burada yalnızca araçtır, esas olan kelimelerin arasındaki boşluklar, gecikmeler, ertelenmiş niyetler ve özellikle de hiç kurulmamış cümlelerdir.

Bu iç dilde sinsi insan kendine asla “Ben ne yapıyorum?” diye sormaz, çünkü bu soru fail üretir, fail ise sorumluluğun başlangıcıdır; onun yerine “Bu zaten olacaktı”, “Şartlar bunu gerektiriyordu”, “Ben sadece olanı izledim” gibi öznesiz, yönsüz ve zamanı belirsiz iç formüllerle düşünür ve bu düşünme biçimi, onu kendi gözünde dahi masum kılar, böylece vicdan yalnızca başkalarına ait bir yük hâline gelir.

Sinsi insanın iç konuşması düz değildir, lineer değildir, başlangıcı ve sonucu yoktur; o, kendine hikâye anlatmaz, çünkü hikâye kronoloji ister, kronoloji ise izi kalıcı kılar, bunun yerine iç dil, parçalı ama süreklidir, her parça bir diğerine görünmez bağlarla tutunur, böylece hiçbir düşünce tek başına yakalanamaz, her şey dağınık ama aynı anda düzenlidir.

Bu zihinde suç düşüncesi de açık biçimde yer almaz; suç, ancak açık bir ihlal varsa mümkündür, oysa sinsi zihin ihlal etmez, ihlalin koşullarını hazırlar, başkalarının sınırları aşmasını izler, hatta bu aşımı sessizce kolaylaştırır ama hiçbir zaman ilk adımı atan olmaz, bu yüzden iç dilde suç yoktur, sadece “uyum”, “denge”, “doğal akış” gibi steril kavramlar vardır.

Sinsi insan kendini kötü olarak görmez, hatta çoğu zaman kendini düzenleyici, dengeleyici, ortamı sakinleştiren biri olarak konumlandırır, çünkü iç dilde kötülük, gürültülü ve kaba bir şeydir, oysa kendisinin yaptığı şey sessizdir, rafinedir, görünmezdir ve bu görünmezlik, zihninde etik bir üstünlük yanılsaması üretir.

Bu iç dilde en sık kullanılan savunma, sorumluluğun dağıtılmasıdır; hiçbir sonuç tek bir nedene bağlanmaz, her şey karmaşık süreçlerin, çok aktörlü yapıların, kaçınılmaz gelişmelerin ürünü olarak okunur ve bu okuma, sinsi insanın kendini her zaman arka planda, sisin içinde, el sürmeden ama yön vererek konumlandırmasını sağlar.

Sinsi insanın kendine söylediği en tehlikeli cümle şudur: “Ben olmasaydım daha kötü olurdu”; bu cümle, onun bütün eylemsizliğini aktif bir iyilik gibi göstermesine yarar, böylece başkasının zarar görmesi bile dolaylı bir hayra bağlanır ve iç dil, en karanlık sonuçları bile makul hâle getirecek esnekliğe kavuşur.

Bu esneklik, iç dilin ahlâkla bağını kopardığı noktadır; ahlâk burada bir sınır değil, bir dekor olur, gerektiğinde başkalarını sınırlamak için kullanılan ama kendisine asla uygulanmayan bir çerçeve hâline gelir ve bu çerçevenin arkasında sinsi zihin, her duruma uyum sağlayan bir akışkanlıkla varlığını sürdürür.

Sinsi insan iç dünyasında kendini sabit bir kimlikle tanımlamaz; kimlik, yakalanabilir bir şeydir, oysa o, duruma göre biçim değiştiren bir gölge gibi düşünür kendini, bazen aklı temsil eder, bazen vicdanı, bazen sağduyuyu, bazen de sessiz çoğunluğu ve bu çoklu temsiller, onun hiçbir zaman doğrudan hedef olmamasını sağlar.

Bu noktada sinsi zihnin en ince hamlesi ortaya çıkar: Kendini asla merkezde hissetmez ama merkez boş kaldığında orada zaten kendisi vardır; bu, bilinçli bir iktidar hırsı değil, merkezsizliği yönetme becerisidir ve bu beceri, açık güç sahiplerinden çok daha kalıcı bir etki üretir.

Sinsi insanın iç dili bu nedenle sessizdir ama pasif değildir; durağandır ama donuk değildir; geri çekilmiştir ama etkisiz değildir ve bu çelişkili yapı, onun zihnini çözmeyi neredeyse imkânsız kılar, çünkü çözüm, netlik ister, netlik ise bu iç dilde bilinçli olarak bozulur.

Bu iç dil sayesinde sinsi insan kendini sorgulamaz, çünkü sorgu için bir merkez gerekir; kendini suçlamaz, çünkü suç için bir eylem gerekir; kendini savunmaz, çünkü savunma için bir saldırı gerekir ve bu gerekliliklerin hiçbirine izin vermeyen bu zihinsel mimari, onu uzun vadede yıpranmaz kılar.

Ve tam burada şunu söylemek gerekir: Sinsi insanın en büyük başarısı başkalarını kandırması değildir, kendini kandırmadan yaşayabilmesidir, çünkü kendini kandırmayan ama başkalarını yöneten bir zihin, en kararlı ve en tehlikeli zihindir.

Sinsi insanın kendini en rahat konumlandırdığı yer, açık güç alanları ya da sert çatışma hatları değil, tam tersine ahlâkın, merhametin, kırılganlığın ve incinmişliğin dolaşımda olduğu yumuşak alanlardır; çünkü bu alanlarda sertlik ayıplanır, sorgulama kabalık sayılır, şüphe ise vicdansızlıkla eş tutulur ve tam da bu eşitleme, sinsi zihnin kendine dokunulmaz bir zemin kurmasını sağlar.

Masumiyet burada bir hâl değildir, bilinçli olarak taşınan bir pozisyondur; sinsi insan masum değildir ama masum görünmez de, ondan daha incelikli bir yerde durur, masumiyet ihtimalini sürekli canlı tutar, çünkü ihtimal, kesinlikten daha güçlü bir kalkan üretir, “Acaba?” sorusu sorulduğu anda yargı askıya alınır ve yargı askıya alındığında sinsi zihin zaten kazanmış olur.

Bu noktada mağduriyet devreye girer; fakat bu mağduriyet yüksek sesli bir yakınma ya da dramatik bir acı anlatısı şeklinde değil, daha çok kırılganlık, hassasiyet, yanlış anlaşılma ve yalnız bırakılmışlık tonunda dolaşıma sokulur, böylece sinsi insan kendini savunmaz ama savunulması gereken biri gibi algılanır, bu algı da başkalarının reflekslerini onun lehine çalıştırır.

Sinsi insan hiçbir zaman “Bana bunu yaptılar” diye bağırmaz; bunun yerine “Ben kimseye bir şey yapmadım” cümlesini ortama bırakır ve bu cümle, görünürde bir savunma değil, gerçekte güçlü bir yönlendirmedir, çünkü dikkat artık onun ne yaptığına değil, başkalarının ona ne yapmış olabileceğine kayar ve suç, daha doğmadan yer değiştirir.

Bu zihinsel düzenekte iyilik de stratejik bir araç hâline gelir; sinsi insan iyilik yapar ama iyilik, burada bağ kurmak için değil, borç üretmek içindir, çünkü borç, en sessiz iktidar biçimidir, hatırlatılmasa bile hissedilir, dile getirilmese bile davranışları biçimlendirir ve sinsi zihin bu borcu hiçbir zaman tahsil etmeye kalkmaz, sadece orada bırakır, varlığı yeterlidir.

İyiliğin açıkça talep edilmediği ama sürekli hissedildiği bu ortamda, karşı taraf kendiliğinden hizalanır, sesini kısar, itirazını erteler, şüphesini bastırır, çünkü içten içe bilir ki bu sessiz borç bozulursa ahlâk terazisi kendisine dönecek ve nankörlük, vefasızlık, hatta zalimlik ithamlarıyla yüzleşecektir.

Burada sinsiliğin en sofistike hamlesi gerçekleşir: Sinsi insan, başkalarının vicdanını kendi güvenlik sistemi hâline getirir; kendisi sınır koymaz, başkaları onun adına sınır çizer; kendisi talep etmez, başkaları onun adına fedakârlık yapar ve bu yapı, dışarıdan bakıldığında karşılıklı saygı ya da nezaket gibi görünse de özünde tek taraflı bir akış üretir.

Bu akışta sinsi insan hep altta durur, geri plandadır, sesini yükseltmez, iddia ortaya koymaz ama tam da bu geri çekilmişlik, onun etkisini artırır, çünkü görünür olanlar yıpranır, konuşanlar hata yapar, öne çıkanlar hedef hâline gelirken, sinsi zihin sessizliğin sağladığı gölgede uzun vadeli bir istikrar kurar.

Masumiyet kılığı, bu nedenle sinsiliğin zayıflığı değil, en dayanıklı zırhıdır; açık kötülük hızla teşhir edilir, açık iktidar direnç doğurur, açık iddia karşı iddia üretir ama masumiyet, özellikle de yarı masumiyet, sorgulanamaz, çünkü sorgulamak risklidir, insanı “acaba haksız mıyım” noktasına çeker ve bu tereddüt, sinsi insanın ihtiyaç duyduğu tek boşluktur.

Bu noktada sinsi insanın kendini nasıl temize çıkardığı değil, nasıl hiç kirlenmediği anlaşılmalıdır; o, suçtan kaçmaz, suçun doğabileceği sahneyi başkalarına bırakır, kendisi sahnenin kenarında, hatta çoğu zaman sahne dışında durur, ama ışık, garip bir şekilde hep onun olduğu yeri aydınlatmaz, karanlık orada daha güvenlidir.

Bu yüzden sinsi insan ifşa edildiğinde bile çökmeyebilir; çünkü ifşa genellikle görünür eylemleri hedef alır, oysa sinsilik, eylemden çok koşul üretme sanatıdır ve koşullar ifşa edilemez, yalnızca fark edilebilir, fark eden içinse iş çoktan bitmiştir, çünkü bu fark ediş geri döndürülemez bir yalnızlık üretir.

Sinsilik, sonradan öğrenilmiş bir taktik ya da çevresel şartlara uyum sağlamak için geliştirilmiş bir beceri değildir; o, erken safhada kurulan ve bir daha açık biçimde çözülmesine izin verilmeyen bir iç düzenlemenin yetişkinlikte aldığı rafine biçimdir ve bu düzenleme, doğrudan saldırı ya da açık savunma kapasitesi gelişmeden önce, zihnin kendini korumak için bulduğu en risksiz yol olarak yerleşir.

Bu kökte yatan temel mesele güç değildir, arzu değildir, hırs değildir; asıl mesele temas edememe hâlidir, çünkü sinsi zihin, doğrudan temasın daima kayıp üreteceğini öğrenmiştir ve bu öğrenme, sözle değil, tekrar eden içsel deneyimlerle yerleşmiştir, böylece zihin, yaklaşmadan etkide bulunmayı, açılmadan yön vermeyi, görünmeden belirlemeyi temel ilke hâline getirir.

Bu noktada iç dünya ikiye ayrılır; bir yanda düzenli, sessiz, kontrollü, tehlikesiz bir iç sahne kurulur, diğer yanda ise asla doğrudan bakılmayan, bastırılmayan ama sürekli dolaylı yollardan boşaltılan bir iç basınç alanı oluşur ve sinsilik tam olarak bu iki alan arasındaki geçişi yöneten kapı mekanizmasıdır.

Sinsi insan bu yüzden öfkesini yaşamaz ama öfkesiz de değildir, korkusunu kabul etmez ama korkusuz da değildir, arzularını dile getirmez ama arzusuz da değildir; her şey vardır fakat hiçbir şey doğrudan dolaşıma sokulmaz, çünkü dolaşıma giren her şey karşılık doğurur, karşılık ise kontrol dışıdır.

Bu psikodinamik yapı, açık çatışmayı tehdit olarak algılar; çatışma, karşı tarafı da özne hâline getirir, oysa sinsi zihin için en güvenli pozisyon, karşı tarafın özne olduğunu zannetmesi ama gerçekte yalnızca tepki veren bir unsur olarak kalmasıdır ve bu nedenle sinsi insan, ilişkilerde hep bir adım geri durur, ama bu geri duruş pasiflik değil, özne olma riskinden bilinçli kaçıştır.

Bu kaçışın temelinde erken dönemde öğrenilmiş bir denklem vardır: Açık olmak zarar getirir, talep etmek kaybettirir, görünür olmak hedef hâline gelmektir; bu denklemi içselleştiren zihin, kendini ifade etmeyi değil, ortamı düzenlemeyi öğrenir ve bu öğrenme, zamanla karakter değil, yapı hâline gelir.

Bu yapı içinde bölünme vardır ama bu bölünme dramatik değildir; biri görünen benlik, diğeri bastırılmış benlik şeklinde kaba bir ayrım yoktur, daha ince bir ayrım söz konusudur: Zihin, kendine yalnızca sonuçsuz düşünceler açar, sonuç üretecek düşünceleri ise bilinç eşiğinin hemen altında tutar, böylece hem masum kalır hem de etkili olur.

Bu yüzden sinsi insan çoğu zaman gerçekten inanır söylediklerine; burada kasıtlı bir kendini aldatma değil, sorumluluğu bilinç dışına sürme ustalığı vardır, o, bir şeyleri bilmediğini sanarak değil, bildiğini bilmeyecek şekilde düzenleyerek yaşar ve bu düzenleme, onu içsel çatışmadan korur.

Vicdan burada tamamen ortadan kalkmaz; aksine yer değiştirir, sinsi zihin vicdanı kendine değil, başkalarına uygular, başkalarının yaptığı her açık hamle, her sert söz, her görünür hata, onun iç dünyasında bir rahatlama üretir, çünkü bu sayede kendi sessizliği bir erdem, kendi geri çekilişi bir olgunluk gibi hissedilir.

Bu noktada sinsiliğin psikodinamik başarısı netleşir: İç çatışma dışa yansıtılmaz, dış çatışma içte birikmez; her şey akış hâlindedir, fakat bu akış canlılık değil, dengeyi bozmayan bir hareketsizliktir, zihin sürekli çalışır ama hiçbir zaman kendini riske sokacak bir yönde çalışmaz.

Sinsi insan bu nedenle içsel olarak nadiren huzursuzdur; huzursuzluk, karar almayı zorlar, karar almak ise özne olmayı gerektirir, oysa sinsi yapı için en güvenli hâl, sürekli değerlendirme ama hiç bağlanmama hâlidir ve bu hâl, dışarıdan bakıldığında soğukkanlılık, metanet, hatta bilgelik gibi algılanabilir.

Fakat bu bilgelik görünüştedir; çünkü bilgelik temas ister, yük almayı gerektirir, oysa sinsi zihin yük taşımaz, yükleri dağıtır, başkalarının taşımasını sağlar ve kendisi yalnızca sonuçların üstünden geçer.

Bu psikodinamik zemin çözülmediği sürece, sinsilik terk edilemez; çünkü bu terk ediş, yalnızca bir davranıştan vazgeçmek değil, zihnin kendini güvende hissettiği bütün bir yapıyı bırakması anlamına gelir ve bu, çoğu insan için kabul edilebilir bir bedel değildir.

Toplumsal alanda sinsilik, bireysel ilişkilerdeki sessiz manevralardan farklı olarak daha rafine, daha katmanlı ve daha kolektif bir biçim alır; çünkü burada mesele tek tek insanları yönlendirmek değil, anlamların dolaşımını, değerlerin hiyerarşisini ve hangi sözün meşru, hangi sessizliğin erdem sayılacağını belirleyen görünmez bir düzen kurmaktır ve bu düzen kurulduğunda, sinsi insan artık tekil bir fail olmaktan çıkar, ortamın kendisi hâline gelir.

Bu sahnede bilgi, hakikati açmak için değil, pozisyon üretmek için kullanılır; sinsi zihin bilgiye sahip olmakla yetinmez, bilginin hangi bağlamda, kim tarafından, ne zaman ve ne kadar konuşulabileceğini de sessizce tayin eder, böylece bilgi, aydınlatıcı bir unsur olmaktan çıkar, dolaşımı kontrollü bir sermayeye dönüşür ve bu sermayeyi yöneten kişi görünmez kaldıkça etkisi artar.

Ahlâk burada bir ilke sistemi olmaktan ziyade bir filtreye dönüşür; kimlerin konuşabileceğini, kimlerin susması gerektiğini, hangi niyetlerin iyi sayılacağını, hangi soruların ise “zamansız”, “yıpratıcı” ya da “fitneci” ilan edileceğini belirleyen bir seçici mekanizma olarak işler ve sinsi zihin bu mekanizmayı doğrudan sahiplenmez, onun yerine ahlâkın doğal işleyişi gibi davranmasına izin verir, çünkü doğalmış gibi görünen her düzen sorgulanmaz.

Bu noktada sinsi insanın en etkili hamlesi, kendini erdemli olanlarla aynı hizaya yerleştirmesidir; yüksek sesle iyilik savunmaz, ama iyilik savunulurken sessizce oradadır; ahlâkî hassasiyetleri dile getirmez, ama bu hassasiyetlere itiraz edildiğinde ilk rahatsız olanlardan biri gibi görünür ve bu görünürlük, onu eleştiri dışı bir konuma taşır.

Toplumsal sahnede mağduriyet artık bireysel bir kırılganlık değil, kolektif bir kalkan hâlini alır; sinsi zihin belirli bir grubun, değerin ya da inancın kırılganlığını sürekli canlı tutarak, bu kırılganlığa yöneltilebilecek her soruyu baştan gayrimeşru kılar, böylece sorgu değil sadakat üretilir, sadakat ise düşüncenin değil hizalanmanın ürünüdür.

Bu hizalanma ortamında sinsi insan konuşmaz ama belirir; ismi anılmaz ama yokluğu hissedilir; herhangi bir öneriyi açıkça savunmaz ama o öneri dile getirildiğinde ilk kabul edenlerden biri gibi durur ve bu duruş, onu hem fail olmaktan kurtarır hem de sonuçtan pay almasını sağlar.

En tehlikeli nokta ise şudur: Toplumsal alanda sinsilik, çoğu zaman bilgelik, olgunluk ve denge adı altında dolaşıma girer; açık eleştirinin sertlik, açık itirazın hoyratlık, net tavrın ise bölücülük sayıldığı ortamlarda, sinsi zihin kendi belirsizliğini bir erdem gibi sunar ve bu belirsizlik, kararsızlık değil, bilinçli bir kaçınma olduğu hâlde, çoğunluk tarafından “herkesi kucaklayan” bir tutum olarak alkışlanır.

Bu alkış, sinsi insanın en büyük güvencesidir; çünkü artık yalnız değildir, davranışı bireysel bir sorun olmaktan çıkar, toplumsal bir norm gibi işlemeye başlar ve norm hâline gelen şey sorgulanmaz, yalnızca tekrar edilir.

Bilgi burada derinleşmez, genişler; ahlâk burada arınmaz, kalabalıklaşır; iyilik burada yük alınarak değil, risk alınmayarak yaşanır ve bütün bu süreçte sinsi zihin, kendini hiç açmadan, hiç ortaya koymadan, hiç bedel ödemeden sahnenin merkezine yerleşir, ama merkezde olduğu fark edilmez, çünkü merkez artık görünür bir nokta değil, dağıtılmış bir etki alanıdır.

Bu nedenle toplumsal alanda sinsilikle mücadele neredeyse imkânsızdır; çünkü mücadele için bir adres, bir fail, bir netlik gerekir, oysa sinsilik adres bırakmaz, fail üretmez, netlikten kaçar ve geriye yalnızca rahatsız edici bir his, “bir şeylerin yanlış olduğu”na dair bastırılamayan bir sezgi kalır.

Bu sezgiyi bastırmanın en kolay yolu da yine ahlâktır; “niyet okuyamayız”, “herkes elinden geleni yapıyor”, “bu kadar şüphecilik iyi değil” gibi cümleler, sinsiliğin toplumsal sigortası olarak çalışır ve bu sigorta çalıştığı sürece, sinsi zihin zarar görmez, aksine güçlenir.

Sinsi insanın dönüşememesinin sebebi, kötülüğünün derinliği ya da zekâsının karmaşıklığı değildir; sebep, sinsiliğin bir davranış yahut tercih değil, zihnin kendini güvende tutmak için kurduğu varoluş biçimi olmasıdır ve varoluş biçimi değişmeden, o biçimin ürettiği sonuçların değişmesi mümkün değildir.

Sinsi insan için dönüşüm, bir alışkanlıktan vazgeçmek anlamına gelmez; dönüşüm, zihnin kendini ayakta tutan bütün kolonlarının aynı anda sökülmesi demektir ve bu kolonlar söküldüğünde geriye kalacak olan şey belirsizlik, çıplaklık ve doğrudan temas zorunluluğudur ki sinsi zihin, en baştan beri tam olarak bundan kaçmak üzere inşa edilmiştir.

Bu nedenle sinsi insan yanıldığını kabul edemez, çünkü yanılgıyı kabul etmek özne olmayı gerektirir; özne olmak ise sorumluluk demektir, sorumluluk bedel doğurur, bedel ise sinsiliğin bütün güvenlik mimarisini çökertecek bir sarsıntıdır, bu yüzden sinsi insan için hata yoktur, yalnızca yanlış anlaşılan süreçler, uygun koşullarda daha iyi sonuç verecek ihtimaller ve zamanla düzeleceği varsayılan belirsizlikler vardır.

Burada önemli olan şudur: Sinsi insan kendini savunmaz, çünkü savunacak bir benlik kurmamıştır; kendini suçlamaz, çünkü suçlanabilecek bir eylemi yoktur; kendini sorgulamaz, çünkü sorgu için merkez gerekir ve o merkez, bilinçli olarak dağıtılmıştır, böylece dönüşüm için gerekli olan hiçbir iç koşul oluşmaz.

Sinsi insanın karşısına hakikat çıktığında bile dönüşüm gerçekleşmez; çünkü hakikatle yüzleşmek, onu duymakla değil, taşımakla mümkündür ve sinsi zihin taşımaz, yük almaz, bedel üstlenmez, yalnızca sonuçların üzerinden kayar, bu yüzden hakikat ona çarpar ama işlemez, temas eder ama iz bırakmaz.

Bu noktada çoğu insanın yaptığı yanılgı devreye girer: Sinsi insanın bir gün “anlayacağını”, “fark edeceğini”, “kendine geleceğini” sanmak; oysa burada anlaşılacak bir yanlış, fark edilecek bir hata yoktur, çünkü sinsilik yanlış bir yol değil, bilinçli olarak seçilmiş risksiz bir var olma biçimidir.

Sinsi insanın pişmanlık yaşayamamasının sebebi vicdansızlık değil, pişmanlığın bir iç yıkım gerektirmesidir; pişmanlık, yapılan şeyle yapan arasında bağ kurar, oysa sinsi zihin tam da bu bağı koparmak için vardır, bu bağ kurulduğu anda sinsilik sona erer ve geriye savunmasız, çıplak bir benlik kalır ki bu, sinsi insan için kabul edilebilir değildir.

Bu nedenle sinsi insan değişmez, yalnızca biçim değiştirir; koşullar sertleştiğinde susar, ortam yumuşadığında ortaya çıkar, güç açık hâle geldiğinde geri çekilir, ahlâk yükseldiğinde masumlaşır, bilgi dolaşıma girdiğinde bilge görünür ve her seferinde başka bir yüzle ama aynı yapı ile varlığını sürdürür.

Burada artık açıkça söylenmelidir: Sinsi insan eğitilemez, ikna edilemez, uyarılamaz; çünkü bu araçların tamamı, karşısında muhatap alabilecek bir özne varsayar, oysa sinsi insan özne olmaktan sistematik olarak kaçan bir zihindir ve muhatap alınmayı en baştan reddeder.

Bu reddediş açık değildir, sessizdir; “ben böyleyim” demez, “haklıyım” demez, “yanılmıyorum” demez, hiçbir şey demez ama tam da bu susuşla bütün yükü karşı tarafa bırakır, konuşanı suçlu, sorgulayanı sert, ifşa edeni ise ölçüsüz ilan edecek bir atmosfer üretir.

Bu atmosfer dağıtılmadıkça sinsi insan zarar görmez; çünkü zarar, temas ister, temas ise açıklık gerektirir ve sinsilik açıklıkla yaşayamaz ama açıklığın olmadığı yerde sonsuza kadar var olabilir.

Sinsi insanla yapılabilecek ilk ve en büyük hata, onunla yüzleşmeye çalışmaktır; çünkü yüzleşme, karşılıklı açıklık varsayar, açıklık ise iki tarafın da risk almasını gerektirir, oysa sinsi zihin risk almaz, bu yüzden yüzleşme girişimi daha en başında tek taraflı bir açıklığa dönüşür ve bu açıklık, sinsi insanın eline yeni bir veri, yeni bir avantaj, yeni bir manevra alanı verir.

İkinci hata, sinsi insanı ikna etmeye çalışmaktır; ikna, muhatabın değişme ihtimalini kabul eder, oysa sinsi zihnin değişmesi, kendi varoluş zeminini inkâr etmesi anlamına gelir ve hiçbir zihin, kendini ayakta tutan yapıyı gönüllü olarak yıkmaz, bu yüzden ikna çabası yalnızca konuşanın yorulmasına, açılmasına ve sonunda kendini savunmak zorunda kalmasına yol açar.

Üçüncü hata, sinsi insandan adalet beklemektir; adalet, ilke ister, ilke sabitlik ister, sabitlik ise pozisyon gerektirir, oysa sinsi zihin pozisyon almaktan özellikle kaçınır, bu yüzden adalet talebi havada kalır, talep eden kişi ise “fazla sert”, “ölçüsüz” ya da “niyet okuyucu” olmakla suçlanır.

Bu noktada artık şu kesinlikte söylenmelidir: Sinsi insanla yapılacak şey, hiçbir şey yapmamaktır, ama bu hiçbir şey, pasiflik değildir, görmezden gelmek değildir, safça iyi niyet göstermek hiç değildir; bu hiçbir şey, sinsi zihnin beslendiği bütün kanalları bilinçli olarak kapatmak, ona veri vermemek, onu merkeze almamak, onun sessizliğini doldurmamak ve en önemlisi, onun kurduğu sahnede oynamayı reddetmektir.

Sinsi insanla mücadele edilmez, çünkü mücadele bir ilişki biçimidir ve ilişki, onun en güçlü olduğu alandır; onunla tartışılmaz, çünkü tartışma açıklık üretir; onunla uzlaşılmaz, çünkü uzlaşma pozisyonları bulanıklaştırır; onunla ortak zemin aranmaz, çünkü zemin, sinsiliğin ana silahıdır.

Yapılabilecek tek şey, mesafedir; ama bu mesafe küskünlük değildir, kopuş değildir, dramatik bir geri çekilme hiç değildir, bu mesafe sessiz bir çekilme disiplinidir, açıklamadan, gerekçe sunmadan, hesaplaşmadan, yalnızca kendi sınırlarını netleştirerek yürütülen bir ayrışmadır.

Bu ayrışma başladığında sinsi insan çoğu zaman görünmez olur, çünkü görünmezliğini başkalarının dikkatine borçludur; dikkat çekilmediğinde, tepki verilmediğinde, anlam yüklenmediğinde, sinsilik çalışamaz, çünkü sinsilik için en hayati unsur başkalarının zihnidir.

Burada önemli bir kırılma yaşanır: Sinsi insan ifşa edildiği için değil, işlevsiz kaldığı için etkisini yitirir; çünkü onun gücü eylemden değil, dolaşımdan gelir ve dolaşım durduğunda, ortada hâlâ aynı yapı olsa bile artık çalışacak bir mekanizma kalmaz.

Bu noktada şunu da net biçimde söylemek gerekir: Sinsi insanla ilgili farkındalık kazanan kişi bir daha eski hâline dönemez; çünkü bir kez sinsiliğin zemini görüldüğünde, artık masumiyet kılığı, mağduriyet dili, bilgelik sessizliği eski etkisini göstermez, bu farkındalık geri alınamaz ve bu geri alınamazlık, sinsi zihnin en büyük korkusudur.

Bu korku karşısında sinsi insan ya tamamen çekilir ya da biçim değiştirir; daha sessiz, daha zarif, daha “yüksek” bir maske dener ama artık karşısındaki göz değişmiştir, o göz sahneyi değil zemini görür ve zemin görüldüğünde, sahnede oynanan hiçbir oyun eski gücünü koruyamaz.

Burada duruyoruz.