27 Aralık 2025

Kısaca ve Kısmen Ahlak ve Dindarlık Üzerine

Bu yazıda, dindarlık ile ahlak arasındaki ilişkinin çoğu zaman neden yanlış bir zeminde kurulduğunu, bu yanlışlığın yalnızca toplumsal değil, daha derinde ontolojik ve zihinsel bir mesele olduğunu ele alıyoruz; çünkü dindarlık çoğu zaman ahlakın kaynağı gibi sunulurken, gerçekte ahlakın üstünü örten bir sahne pratiği hâline gelmiştir ve bu örtme işlemi, kişinin kendisiyle olan asli temasını erteleyen bir mekanizma olarak çalışır. Dindarlık burada bir inanç yoğunluğundan çok, bir kimlik mimarisi olarak iş görür; yani kişinin ne yaptığıyla değil, neye ait göründüğüyle ilgilidir ve bu görünürlük, ahlakı içsel bir tahakkuk olmaktan çıkarıp, dış dünyada dolaşıma sokulan bir göstergeye indirger. Bu bakımdan dindarlık, ahlakın zemini olmaktan ziyade, çoğu zaman onun yerine geçen bir düzenleme biçimi hâline gelir; ahlak burada yaşanan değil, temsil edilen; taşınan değil, sergilenen bir şey olur. Bu da çok mühim ve düzeltilmesi zor bir meseledir.

Okumaya Devam Et
21 Aralık 2025

Millet-i İbrahim Üzerine

Tevhidi,alışıldık dinî tanımların dar çerçevesinden çıkararak, bir “inanç maddesi” olmaktan önce ve daha köklü biçimde bir varlık düzeni, bir idrak mimarisi, bir olma biçimi olarak ele alıyoruz; zira tevhid, yalnızca “Tanrı birdir” cümlesinin tekrar edilmesiyle anlaşılabilecek bir önerme değildir. Tevhid, insanın dünyayla, kendisiyle, aklıyla, korkularıyla, sahiplikleriyle ve nihayet ölümle kurduğu ilişkinin topyekûn yeniden tertip edilmesidir. Bu bakımdan söylemek gerekirse, tevhid ne sadece dindar zihnin iman konforuna, ne de seküler zihnin “metafizikten arındırılmış” rahatlığına sığamayacak denli ileri, yüce ve derin, sayısız esaslarla dolu bir şuurdur; ayrıca bu her ikisini de rahatsız etmesi de bundandır. Çünkü her ikisinin de gizli yığınlarını ve köleliklerini açığa çıkaran yine tevhiddir.

Okumaya Devam Et
15 Aralık 2025

Sinsilik Üzerine

Bu yazıda sinsiliği, gündelik dilin gevşek ahlâk yargılarıyla, psikolojinin sınıflandırma kolaycılığıyla yahut toplumsal etiketleme refleksiyle ele almıyoruz; çünkü bunların her biri genel uygulamalarına bakıldığında sinsiliği görünürde olanla sınırlayan, onu davranışa, tutuma ya da kişilik başlığına indirerek asıl zemini görünmez kılan yaklaşımlardır ve sinsilik, tam da bu görünmezlikten beslenen bir zihinsel mimari olduğu için, ancak zemininden okunabildiğinde kendini ele verir. Çünkü sinsilik, yapılan bir iş değildir; yapılacak işin hangi anda, hangi bakışın altından, hangi algı boşluğuna sızdırılacağını bilen bir zihnin, kendini açık etmeksizin kurduğu uzun vadeli bir tahakkuk düzenidir; bu nedenle sinsi insanı ele veren şey, söyledikleri ya da yaptıkları değil, söylemedikleriyle yaptığı şeyler arasındaki kusursuz mesafedir.

Okumaya Devam Et
19 Kasım 2025

Yola Girme Sen

Hatâyî’nin sözleri, insanın iç dünyasına yönelen bir çağrının nasıl duyulduğunu, bu çağrı duyulmadan yola girilirse yolun nasıl karardığını ve insanın içindeki eğriliklerle hakikat arayışının neden aynı anda yürüyemeyeceğini anlatır; çünkü “arif isen seni bir gün seslerler” sözü, insanın kendi iç eşiğine yaklaştığında duyduğu o sessiz ağırlığı işaret eder. Bu çağrı, ne bir işaret ne bir mucize ne de coşkulu bir heyecan değildir; insanın içindeki yüzey gürültülerinin bir anlığına sükûta uğramasıyla ortaya çıkan derin bir yöneliştir ve çoğu zaman insanın hayatında yaşadığı bir kırılma, bir yalnızlık, bir daralma anında belirir; merkezin dağıldığı o anda insan kendi hakikatine açılmaya başlar.

Okumaya Devam Et
13 Kasım 2025

Hermes - "İdris'in Adı" - 1

İdris'i konuşmaya kalktığın anda, tarihin kendine özgü dili seni hemen ele geçirir; çünkü kitaplar ondan suretsiz bir isim, birkaç satır, birkaç menkıbe devralmıştır, o kadar. Oysa suretsiz isim, asıl olanın sadece kıyafetidir; kıyafet değişir, beden değişir, çağ değişir ama asıl hâl, insanın içindeki en eski hâl, yerinden kımıldamaz. Bu yüzden Hermes diye çağırdıklarında da çağrılan aynı yüzdür, idris diye andıklarında da. Göğe yükseltilmiş peygamber, taş levhaların başına eğilmiş bilge, üç kere hikmetli diye anlatılan adam… hepsi, insanın kendi ilklik hâlini dışarıda görme ihtiyacının farklı kılıklarda bir ortaya çıkışıdır. Bu ilk yüz, insanın doğduğu anda yüzünü çevirdiği o görünmeyen yöne benzer; örneğin çocuk, gözlerini açtığı an anlar ki dünya ona ait değildir, ama ona verilmiştir. İşte İdris'in yüzünü görmeye çalışan insan, aslında kendi içindeki o ilk teslimiyet ile ilk direniş arasındaki gerilime de bakmaktadır. Bir tarafıyla yaşamak isteyen, bir tarafıyla bilmek isteyen, bir tarafıyla anlamak isteyen insanın arayışı. Ama anlamanın bedelini bilmez. İşte bu bilinmezlik, kadim anlatılara yöneltir bu insanı; o anlatılarda görünecek yüzlerin heosi de, kendi unutmuş olduğu yüzdür aslında. İdris de o yüzlerden biri.

Okumaya Devam Et
31 Ekim 2025

Kurnazlık – Gölgesini Işık Sanan

Kurnazlık, aklın korkuya yakalanmış hâlidir; ışığı görüp de yanmaktan korkan insanın, kendi gölgesine sığınma biçimidir. İnsanın bütün hileleri, yanmamış kalmak içindir; çünkü yanmayan ölmez sanır, oysa ölmemek bazen yaşamamak demektir. Aklın kendi üzerine kıvrılmasıyla başlar her şey; akıl, kendini korumak ister, kendini korudukça büzülür, büzüldükçe ışıktan uzaklaşır. İşte bu uzaklaşma, kurnazlığın ilk nefesidir. Kurnaz, ışığa en yakın duran karanlıktır; ne bütünüyle kötüdür, ne bütünüyle masum. Onun varlığı, insanın gölgesi kadar zaruridir, çünkü gölgesiz insan, kendi karanlığını dışsallaştıramaz. Anlaşılması gereken budur: kurnazlık, ruhun korkudan yapılmış zırhıdır; insanın çıplaklığını dayanılmaz bulan tarafının icadıdır.

Okumaya Devam Et
29 Ekim 2025

Cumhuriyet - İradenin Yeniden Tesisi

Bir millet, yalnızca sınırlarını değil, kendi bilincinin sınırlarını da aşmaya mecbur kaldığı bir anda doğar yeniden; dışarıdan gelen işgal, içte bir uyanışı zorlar, zira insan ancak dışarıdan zorlandığında içine döner ve orada yıllarca susturulmuş olan sesi duyar; işte o sesin kurumsal hâlidir Cumhuriyet, çünkü o, bir kalabalığın değil, bir idrakin konuşmaya başlamasıdır. Yüzyıllar boyunca bir tahtın gölgesinde büyüyen, gölgeyi nur sanan bir halk, ilk kez gölgenin kaynağını sorgulamış, ışığın kendisine ait olabileceğini fark etmiştir; bu fark ediş, bir siyasi karardan değil, bir metafizik sarsıntıdan doğmuştur; çünkü bir toplumun yapısı, onun Tanrı tasavvuruna dayanır ve Tanrı’yı yalnız gökte gören, kendi içindeki ilahî olanı unutur; işte Cumhuriyet, göktekini indirmek değil, içtekinin farkına varmaktır.

Okumaya Devam Et
19 Ekim 2025

Mezopotamya Mitleri - III - Anu

Anu, en eski çağlarda Gök anlamına gelen bir tanrı ismidir. Ancak, Göğün adı bir kelimeden fazlasıdır. çünkü "an" demek, yalnızca yukarıyı değil, ölçüyü, sınırı, idraki ve meşruiyeti de işaret eder. Gök, görünür kubbe değil, bütün sahnelerin arkasında duran ilahi düzenin iskeletidir. Bu yüzden Anu, tanrısal bir varlık olmaktan evvel, varlıkların kendini idrak ettiği zeminin adıdır. Sümer çivisinde aynı işaretin hem "tanrı" hem "gök" anlamına gelmesi, rastlantı değildir: varlık göğe bakarak kendi sınırını öğrenir, gök ise bu sınırın üstündeki sessizliği öğretir. İnsanın boynunu yukarı kaldırdığında gördüğü şey, aslında kendi bilincinin tavanıdır; orada Anu durur.

Okumaya Devam Et
15 Eylül 2025

Basitçe Saplantı Üzerine

Saplantı, insanın ruhunu yahut zihnini tek bir düğüm noktasına sürekli geri gönderen, orada biriken, orada kalarak diğer bütün ihtimalleri dışlayan kapanış biçimidir. Ne bir ilgi ne de bir bağlılıktır; çünkü ilgi açılım, bağlılık ise denge taşır. Saplantıda açıklık yoktur, denge yoktur; yalnızca kapanmış bir hat ve onun çevresinde dönüp duran ısrar vardır. Kişi aynı düşünceyi, aynı imgeyi, aynı anıyı, aynı kaygıyı tekrar tekrar kurar; her seferinde farklı görünse de, aslında hiç ilerlemez. Tekrarın sağladığı güven, yabancının tehdidini bastırır. Fakat bu güven, özgürlük değildir. Çünkü tekrar çoğaldıkça özgürlük azalır. Saplantı işte bu yüzden, çoğalıyor gibi görünüp daralan bir tekrar ekonomisidir.

Okumaya Devam Et
12 Eylül 2025

Zarafet Üzerine Birkaç Söz

Zarâfet, insanın üzerine sonradan giydirilmiş bir süs yahut göz boyayan bir gösteriş değildir; o, en başta kendi içine doğru açılan, dışarıya taşmadan da anlaşılabilen bir ölçü, bir eda, bir taşıyış biçimidir. Dış yüzün parıltısı çoğaldıkça çoğu kez içteki asıl dayanak kaybolur, ses yükselir, söz artar ama anlam seyreler. İncelik bunun tam tersini yapar: sözü gerektiği kadar söyler, fazlalığı kısar, suskunluğu yerinde kullanır ve her şeyin yerine oturmasını sağlar. Bunu öğrenmek için büyük öğretilere, kalın kitaplara ihtiyaç yoktur; insan kendi yürüyüşüne, bir kapıyı nasıl kapattığına, elini nasıl uzattığına dikkat etse, zarâfetin ipuçlarını görebilir. Çünkü aslında incelik, hayatın en küçük ayrıntılarında kendini ele verir.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Kapı

Kapı, insanın hayatında sıradan bir eşik değildir, duvarın ortasındaki geçit değildir, gelip geçenlerden bir iz değildir; ömrün ortasına dikilmiş en büyük imkândır, en ağır sınavdır, en keskin çizgidir. İnsan yıllarını beklemekle geçirir, önünde uyur, ardında hayaller kurar, gölgesinde yaşar, ama kapı açılmazsa bütün bu bekleyişler boşluğun etrafında dönüp durmaktan ibarettir. Çünkü kapı, insana değil kendine bağlıdır, iradesi başkasına verilmeyen, hükmü dışarıdan zorla alınamayan, açılışı bir lütuf olan, kapanışı nihai bir hüküm olan, kendi varlığına tabi bir sırdır. Ne sabır onu açar, ne yalvarış, ne kurban, ne gözyaşı; kapı açılırsa kendi istediği için açılır, kapanırsa kendi hükmüyle kapanır. İşte bu yüzden, bin yıl boyunca yanında duran bile, kapı irade etmedikçe içeri adım atamaz.

Okumaya Devam Et
1 Eylül 2025

Dem

Dem, sıradan sözlüklerde kan yahut nefes diye geçer, lakin hakikatte bu iki dar manayı çoktan aşmış bir kelimedir, çünkü kan bedenin taşıyıcısıdır, nefes ruhun çıkışıdır, ikisi de insana hayat bağışlar, öyleyse dem hayatın bizatihi adı olmuştur. Dem denilince yalnızca akciğerden girip çıkan hava değil, zamanın bölünmez en küçük parçası da kastedilir çünkü her nefes bir ân’dır, her ân bir nefes gibi tükenir. Dem, kronolojik zamanın akışına bağlı olmayan, aksine insanı şimdiye çağıran mutlak lahzadır. Saatin kadranı onu göstermez, çünkü dem, sayılardan önce olan, ölçünün öncesinde varlığın kişiye dokunduğu andır. O yüzden dem, yaşanan değil, olunan zamandır. Dem, takvimlerde ilerleyen değil, insanın KENDİNE İNDİRİLEN ân’ıdır.

Okumaya Devam Et