Bana arkadaşını söyle,
Sana “kim” olduğunu söyleyeyim
Bu yazıda arkadaşlık konusunu ele alıyoruz ve arkadaşlık ile dostluk ayrımı yapıyoruz.
Sürdürülebilir insan ilişkilerinin tamamında ya arkadaşlığın, yahut dostluğun teşkil edilmesi gerekir.
İnsan ilişkileri haklar doğurur. Arkadaşlık da dostluk da farklı birer ilişki türüdür ve bir takım haklar doğurur ancak arkadaşlık ile dostluk farkı nedeniyle, doğan haklar da farklıdır ve bunun ayrımının yapılması gerekmektedir.
Arkadaş olana dostluk borcu yüklemek, tanıdık olana arkadaşlık yakınlığı vermek, henüz hiçbir ortak zemin kurulmamış birine kardeşlik sözü söylemek, ilişkileri sağlamlaştırmanın aksine, iki kişiyi de aslında olmadığı bir hukukun içine sürükler.
Öncelikle şu iki önemli noktayı belirtelim.
Birinci önemli nokta şu:
İnsanın kimliğinin iki türü vardır, biri asli içsel kimlik, diğeri asli olmayan, dış esaslı içsel kimliktir.
Asli içsel kimlik, dış dünyaya bağlı olmadan içsel kimlik taşıyanlara mahsustur.
Asli olmayan kimlik, dış dünyaya da bağlı içsel kimlik taşıyanlarınkidir.
İkinci önemli nokta:
Arkadaşlık, dış dünyadaki orta yer’e bağlı, içsel ortak yer ve yüz tesisidir.
Dostluk, dış dünyadaki orta yer’e bağlı olmayan, içsel yer (hâne) ve yüz’dür (veche).
Bu hususları belirttikten sonra, konuya girelim.
Hem dostluk hem arkadaşlık fiziksel yakınlığı ve bağıntıların ötesine uzanan, karşılıklı kabulün meydana getirdiği bir ortak yer tesisidir.
Önce arkadaşlık üzerinden ilerleyelim.
İki insanın birbirine yakın düşmesi, aynı konumlarda bulunması veya birbirinin yaşamında uzun bir zaman geçirmesi arkadaşlığa mahsus ortak yer tesisi için yeterli değildir. Arkadaşlığa mahsus ortak yer, iki insanın dışsal konum ve bağıntıları aşarak ortak bir iç yüz oluşturmasıyla tesis edilir.
İnsanların bir arada bulunmaları, aynı ortamları paylaşmaları, benzer zevklerinin olması da arkadaşlığa mahsus otak yeri tesis etmek için yeterli değildir. Bütün bunlar, insanların birbirine yaklaşmasını sağlayabilir ancak bu henüz arkadaşlık değildir.
İnsanlar elbetteki mesela aynı masada oturabilir, aynı şeylerden hoşlanabilir, aynı olaylara gülebilir ve uzun zaman boyunca birbirlerinin çevresinde bulunabilirler, ancak buna rağmen birbirlerinin hayatında arkadaşlığa mahsus bir yere sahip oldukları henüz söylenemez. Çünkü arkadaşlığa mahsus yer, içseldir. Dışarıdaki konumlar, bu içsel yerin esasında bir aradalık suretinde tezahür eder. Dışarıdaki birliktelik, içeride bir karşılığı bulunduğu ölçüde arkadaşlığa dönüşür.
Bir insanın bir insan ile ilişki içinde olmasının klasik tasnifte üç türü vardır. Bu üç tür, insanların birbirlerine hangi sebeplerle yaklaştıklarını ve aralarındaki ilişkinin hangi esaslar üzerinde sürdüğünü gösterir. Her ilişki, kendi dayanağını ve devam etme imkânını bu esaslardan birinde veya birkaçında bulur.
Birincisi, yarar ve çıkar ilişkisidir.
İnsan, bir başkasının kendisine sağladığı fayda sebebiyle onunla ilişki kurabilir. Bu fayda maddi olabileceği gibi manevi, toplumsal veya kişisel de olabilir. Bir insanın diğerine işinde yardımcı olması, ona bir imkân sağlaması, bir ihtiyacını karşılaması veya hayatını kolaylaştırması, aralarında böyle bir ilişkinin kurulmasına yol açabilir. Bu ilişkide tarafların birbirlerine yönelmeleri, büyük ölçüde birbirleri için taşıdıkları faydaya dayanır. Faydanın ortadan kalkmasıyla ilişkinin zayıflaması ve giderek ortadan kalkması gerçekleşir.
İkincisi, ortak zevk, beğeni ve haz ilişkisidir. İnsanlar aynı şeylerden hoşlandıkları, benzer şeylere ilgi duydukları veya birlikte bulunmaktan haz aldıkları için de birbirlerine yaklaşırlar ve ortak iç yer tesis ederler.
Aynı müzikleri dinlemek, aynı kitapları okumak, aynı uğraşlarla ilgilenmek veya benzer bir hayat tarzını benimsemek, insanlar arasında bir yakınlık meydana getirebilir. Bu yakınlıkta taraflar, birbirlerinde kendilerine tanıdık gelen yönler bulurlar. Birlikte geçirilen zamanın verdiği haz, ilişkinin devam etmesini sağlar. Fakat ortak zevklerin değişmesi, ilgilerin farklılaşması veya birlikte bulunmaktan alınan hazzın azalması, ilişkinin de değişmesine neden olur. Çünkü bu ilişkinin dayanağı, büyük ölçüde paylaşılan beğeniler ve bunların sağladığı ortak dış esaslı iç yaşantıdır.
Üçüncüsü, aynı erdemleri paylaşmaktır. Burada insanları birbirine bağlayan şey, birbirlerinden elde ettikleri yarar veya birlikte yaşadıkları hazdan ibaret değildir. İnsanlar, neyin iyi, neyin doğru ve neyin değerli olduğuna ilişkin ortak bir anlayışta buluşurlar. Birbirlerinde saygı gösterdikleri ahlaki nitelikleri görürler. Bu tür bir ilişkide insan, karşısındakini onun nasıl bir insan olduğu sebebiyle önemser. Kim? Olduğuna bakar. Kimliğine bakar. İlişkinin dayanağı, kişilerin karakterlerinde ve benimsedikleri erdemlerde bulunur. Bu sebeple ortak erdemler üzerine kurulan arkadaşlık, şartların ve zevklerin değişmesine bağlı değildir.
Bilhassa çocukluk ve gençlik çağlarında aranan veya tutulan arkadaşlıklarda yarar, çıkar, ortak zevk ve haz önemli bir yer tutar. İnsan, kendisine yakın gelen, onunla oyun oynayan, onunla eğlenen, ihtiyaçlarını karşılayan veya kendisini bir grubun parçası hissettiren insanlara yönelir. Bu, insan ilişkilerinin başlangıcında anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü insan, ilk zamanlarda kendisini ve başkalarını genellikle sevki altında olduğu ihtiyaçları, arzuları, korkuları ve hoşlandığı şeyler üzerinden tanır. Arkadaşlık da bu tanımanın içinde biçimlenir. Ancak insanın olgunlaşmasıyla birlikte, bir başkasını yanında bulundurma sebepleri değişir. Olgunlaşmış insan, kendi hayatına ve insanlığına değer katan kişiyi aramaya başlar ve seçer.
Olgun insanlar, ortak erdemlere ve demlenmiş yaşanmışlıklara dayanırlar. Burada yaşanmışlık, birlikte geçirilmiş yılların veya biriktirilmiş hatıraların toplamı değildir. Yaşanmışlık, insanın zaman içerisinde sınanması, bazı şeylerden vazgeçmesi, bazı şeyleri kaybetmesi, yanlışlarıyla yüzleşmesi ve kendisini yeniden tanıması ve sürekli dönüşüme açık olması ve yaşamından damıttığı sabitleşmiş ahkamlara dayanmasıdır.
Demlenmiş yaşanmışlıklar, insanın başından geçenlerin kendi karakterinde bir karşılık bulmasıyla meydana gelir. Böyle insanlar arasındaki arkadaşlık, yaşananların insanın içinde meydana getirdiği değişimlerden beslenir.
Olgun arkadaşlıkta insan, karşısındakinin neye değer verdiğini, ve önce hangi esaslar üzerinde durduğunu anlamaya yönelir.
Arkadaşlıkta esas olan, arkadaşının iyiliğini istemektir.
Bir insanın başka bir insanla arkadaş olması henüz onun iyiliğini gerçekten istediği anlamına gelmez. Kişiler arkadaşının kendisine sağladığı imkânları, kendisine verdiği değeri veya kendi hayatındaki yerini kaybetmemek için onunla birlikte olmaya devam eder. Böyle bir ilişkide arkadaşın iyiliği isteniyor gibi görünse de asıl gözetilen, kişinin kendi arzusunun ve beklentilerinin devamıdır. Arkadaşlıkta belirleyici olan, karşısındakinin iyiliğini kendi çıkarlarından bağımsız olarak da isteyebilmektir. Ve bu içsel bir meseledir, dışarıyla ilgili değildir.
İyi arkadaş, arkadaşının iyiliğini gözetir. Onun zarar görmesini istemez, yanlış yaptığında bunu görmezden gelmek zorunda hissetmez ve sırf aralarındaki bağ bozulmasın diye her davranışını onaylamaz. İyi arkadaş, arkadaşının anlık arzusuyla gerçek iyiliği arasındaki farkı gözetmeye çalışır.
Ancak her türlü iyiliğin, kendisine mahsus olanların dahi bir başkası için istenmesi, arkadaşlığı aşar. Bu, dostluğa girer.
Arkadaşlıkta insan, karşısındakinin iyiliğini kendi hayatına açtığı yer ölçüsünde gözetir. Dostlukta ise başkasının iyiliği, kişinin kendi iyiliğinden ayrı düşünülemeyecek bir şeydir.
Dost, arkadaşının iyiliğini ona karşı duyduğu sorumluluk sebebiyle istemez; onun iyiliğini kendi varoluşunun da bir meselesi olarak yaşar.
Kendi hayatında koruduğu, kendisine ait saydığı bazı şeyleri, dostunun iyiliği söz konusu olduğunda yeniden değerlendirebilir.
Dostlar, birbirleri için kendilerinden vazgeçebilenlerdir.
Dostlukta insanın bu tabloda beklenilenin aksine çok güçlü bir benliği vardır. Onun vazgeçtiği şey, hiçbir şekilde küçük, değersiz, ve zayıf değildir. Dostun benliği kuvvetlidir, ve dost kendi benliğini ancak dostu için vazgeçilebilir kılar.
Dostların her biri, esaslar bakımından diğerinin sevdiğini sever, sevmediğini sevmez; bütün fiillerinde esaslar bakımından ayniyet vardır. Bu ayniyyet arkadaşlığı aşar.
Bu ayniyet, iki insanın bütün zevklerinin, düşüncelerinin ve davranışlarının birbirinin kopyası olması demek de değildir. Dostlar arasındaki ayniyet, onların dışarıdan bakıldığında aynı görünen kişiler olmalarından ziyade, birbirlerini aynı asılların içinde birlik etmeleridir.
Dostlar, asıllarda aynı şey için doğar ve aynı şey için ölürler.
Dostluğun bu ayniyeti, duygusal dağılımların ötesinden anlaşılmalıdır. Dost, kendi özüne dayanan kişidir ve kendi özüne dayanmış kişiyle birliktedir.
İki insanın aynı olay karşısında benzer duygular yaşaması mümkündür fakat bu benzerlik, henüz dostluğun oluşumu anlamına gelmez. Dostlukta ortaklık, olayların doğurduğu duyguları da aşarak, o olayları anlamlı veya anlamsız, değerli veya değersiz kılan içsel esasta bulunur. Bu sebeple dostlar, her zaman aynı yerde bulunmak veya aynı olayları yaşamak zorunda değildir. Birbirlerinden uzakta olduklarında da aynı esasın içinden yaşamaya devam ederler.
Dostluk doğumunadır ve ölümünedir; arkadaşlık kısmen yaşamsaldır.
Arkadaşlık, insanın hayatının belirli dönemlerinde, belirli ihtiyaçlar ve ortaklıklar çevresinde kurulabilir. Birlikte geçirilen zamanın, paylaşılan çevrenin veya ortak ilgi alanlarının ortadan kalkmasıyla arkadaşlık da başka bir biçime dönüşür veya sona erer.
Dostluk ise hayatın belirli bir döneminde birbirine eşlik etmek değildir. İnsanın doğumundan ölümüne kadar uzanan varoluş meselesine ilişkindir.
Dost, insanın hayatında bulunmuş bir kişi olmaktan çıkar, hayatın ve ölümün kendi ahkamına dâhil olur.
Bu sebeple dostluğun başlangıcını ve sonunu, takvimdeki tarihlerle veya ilişkinin dışarıdan görünen şartlarıyla belirlemek mümkün değildir.
Dostluk, insana mahsus hayatın en evvelinden en nihayetine birliktir.
Dost, bugün yanında bulunan kişi değildir; dost, senin kendi varoluşunu düşünürken hesaba katmak zorunda olduğun, yokluğunda dahi varlığıyla senin için belirleyici olan kişidir.
Dostluk, hayatın geçici şartları içinde ortaya çıksa bile bu şartlarla sınırlanamayacak bir birlik ahvali sergiler.
Dost, dostuna hayat verir.
İnsanın en çaresiz anını düşünün, en yılgın, en bitkin, en tükenmiş, en kimsesiz. Dost o zamanların tamamında seninle olandır, senin için olandır, sana olandır; kendi güçlü benliğinde sana omuz veren ve daha ötesi için gözünü budaktan sakınmayan.
Yüce Yaradan'ın fiillerinin bizatihi o yere indirilmediği hiçbir yerde dostluktan bahsedilemez.
Dostluğun en yüksek anlamında iki insanın kendi iradeleriyle kurdukları bir yakınlıktan fazlası söz konusudur. Burada insan, kendi arzusunun veya karşısındakinin beklentisinin belirlediği bir ilişki içinde değildir. Dostluğu mümkün kılan yer, kişilerin kendi başlarına kurdukları ve dilediklerinde değiştirebildikleri bir alan olmaktan çıkmıştır. İlahi olanın fiilleriyle belirlenen, insanın kendi sınırlarını aşabildiği bir mahaldir dostluğun yeri.
Dostluk, bu bakımdan, iki insanın seçiminin ötesinde, onları birbirine bağlayan esasın kendi kişisel yaşamlarından daha büyük olduğunu kabul etmeleridir. Bu esasın bulunmadığı yerde yakınlık, bağlılık ve kısmen sevgi bulunabilir, fakat burada söz konusu edilen anlamıyla dostluğun meydana geldiğini söylemek mümkün değildir.
Dostlar arasındaki bağ, şüphe çekmez, ihanet çekmez, en ufak aldanmayı istemez.
Bu, dostların hiçbir zaman birbirlerini incitmeyecekleri veya aralarında hiçbir anlaşmazlık yaşanmayacağı anlamına gelmez fakat, dostun kastı hiçbir şekilde bunlar olamaz.
Dostluk, çırılçıplaklıktır.
İnsanlar, birbirlerine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, yanılabilir ve hata yapabilirler. Ancak dostlukta bağın kendisi, her anlaşmazlıkta yeniden pazarlığa açılan bir mesele olmayıp, aynı asıla geri çağırma prensibinde icra olunur. Dost, karşısındakinin bir hatasını gördüğünde onun bütün varlığını o hataya indirgemden, bir anlaşmazlık yaşandığında, dostluğun kendisini bir çıkar hesabına dönüştürmeden, dostunun kim olduğuna nazar eder ve onun nazarını oraya çeker, çırılçıplak.
Şüphe ve ihanetin dostlukta yer bulamaması, dostluğun kendine mahsus çıplaklığındandır. Bu güven, her an yeniden kanıtlanmak zorunda bırakılmayan bir içsel kabuldür ve asıllarda kurulmuştur.
Arkadaşlıkta bunların hiçbirisine gerek yoktur. Arkadaşlık, kendi sınırları içerisinde geçerli ve değerli bir ilişki olarak, dostluğun taşıdığı bütünlüğü taşımak zorunda kalmadan, iç yüzü daha dışsal bir yer tesisidir.
Arkadaşların birbirlerine duydukları güvenin sürekli ve mutlak olması gerekmez. Bir arkadaşlıkta insanlar, bazı konularda birbirlerine güvenirken bazı konularda mesafeli durabilirler. Birlikte vakit geçirmekten hoşlanabilir, birbirlerine yardım edebilir, birbirlerinin iyiliğini isteyebilir, fakat birbirlerinin hayatının tamamını üstlenmeleri beklenmez; beklenmemelidir de.
Arkadaşlık, insanın başka bir insana hayatında yer açmasıdır,ortak iç yüz olarak; o kadar. Dostluk ise asıldan kaynaklanan birlikli mekanda hayata doğmaktır, ortak iç yüz dışarıdan değil, daha içeriden açılmıştır.
Bir de dostluğun kendine mahsus, kendisini işittirebilen bir musikisi vardır.
Bu musikiyi işitmek için mutlaka sözün söylenmesi, bir şeyin açıklanması veya duyguların sergilenmesi gerekmez. Dostluğun kendine mahsus bir ahengi ve nağmesi vardır.
Dostlar bir araya geldiklerinde uzun uzun konuşmadan da birbirlerininde bu ahengi ve nağmeleri işitebilirler.
Susmak, bu musikiyi iptal etmez.
Arkadaşlık dışsaldır, dışarıdan içeriye kurulur, bu sebeple özsel bir musikiden yoksundur.
Arkadaşın nağmesi yoktur ki karşısınndakini yakabilsin.
Dostun nağmesi yakar, kavurur, darbe indirir.
Arkadaşlıkta ses, söz, ortak faaliyetler ve birlikte geçirilen zaman, ilişkinin görünür unsurları olarak o birlikteliği bezer donatır. İnsanlar birbirlerini dinleyerek, birbirlerine bir şeyler anlatarak, birlikte hareket ederek veya ortak bir çevrede bulunarak, gülerek, ağlayarak, eğlenerek vb suretlerle arkadaşlıklarını sürdürürler. Ancak birbirlerinin canlarını titretemezler. Bir kelam ile alemi viran eyleyemezler. Bir hoş muhabbet ile alemi bağ bağçe eyleyemezler.
Cennet ve cehennem, arkadaşlığı aşar. Cennet de cehennem de dost olabilecek özleri olanlara mahsustur.
Böylesinin cehenneminde cennet, cennetinde cehennem sınanma müddetince mündemiçtir.
Böylesini kaldırmak, böylesiyle birlik olmak, kısmi ve dar içlerle yaşayanların tahammülünü aşar.
Arkadaşlık, dış dünyada belirli bir biçimde görünür olmayı gerektirir. Birlikte gidilen yerler, paylaşılan etkinlikler, konuşmalar ve ortak hatıralar, ilişkinin devamını sağlar, ortak içsel yüz, bunlardan beslenir.
Arkadaşlık orta yere gelir, orta yerden beslenir, orta yerin kalkması ile de son bulur.
Dostluk orta yere dökülmez. Dostluk orta yerde olmak zorunda değildir. Dost, mahremdir, sır odasındadır, can evindedir, öldürücü kılıç ve mızraklarla çenberlenmiş, özel hânededir.
Arkadaşlık, insanların birlikte yaptıkları şeylerde, birbirlerine söyledikleri sözlerde ve dışarıdan görülebilen ortaklıklarında kendisini gösterir. İki insanın arkadaşlığı, birlikte bulundukları ortamlarda, paylaştıkları deneyimlerde ve birbirlerine karşı davranışlarında görünür hâle gelir. Dostluk ise bütünüyle dışarıya çıkarılabilecek, başkalarına gösterilebilecek veya belirli işaretlerle kanıtlanabilecek bir ilişki değildir. Dostluğun dışarıdan görünen tarafı elbette olabilir, dostlar da konuşur, buluşur, birbirlerine yardım eder ve birlikte hareket ederler. Ancak bunların hiçbiri olmadan da dostun hânesinde yine dost vardır. Dost, orada olmadığı zaman da oradadır. Orada kabul edilir.
Dost’un orta yer’de dostuyla meydana getireceği nihai bir şey aranıyorsa, belirtelim ki onda alası vardır. Dost dostu için meydanda can pazarına çıkar. Yahut dost dostuyla meydana gelip canı olmayanlara can katar.
Dost dostundan utanmaz. Bu utanmazlık en nihayetinde can pazarına çıkmak ve canı olmayanlara can katmak meydanında görünür olur.
Dostluğun asıl yeri, dışarıdan gözlemlenen davranışların gerisinde, iki insanın birbirini kabul ettiği içsel hânededir. Bu sebeple dostluk, orta yere konulmak zorunda değildir. Orta yerden beslenmek zorunda değildir. Dostluk, icabında orta yeri duman etmektir, sus pus etmektir.
Dostluğun esas olduğu yer, hânedir, cândır, hayattır, özsel kimliktir. Özünde sen kimsen, o da odur.
İki tür kimlik vardır, başta söyledik. Birisi düşkün kimliktir, dış dünya esasında iç dünya ile tesis olunur.
Diğeriyse aşkın kimliktir, dış dünyadan azade olarak içseldir.
İnsan, kendisini hangi esaslar üzerinden kurduğuna göre farklı biçimlerde var olur. Düşkün kimlik, insanın belirli psikolojik ve toplumsal şartlar içerisinde dış dünyaya bağlı olarak içsel şekilde biçimlenir. Aşkın kimlik ise insanın bu şartları aşan, kendi sınırlı varoluşunun ötesine uzanan, dışa bağlı olmayan kimliktir.
Bu iki kimlik arasındaki fark, insanın birtakım özelliklere sahip olup olmamasından ziyade, içinin ne olduğuyla ilgilidir.
Düşkün kimlik, insanın kendi sınırları içinde kurduğu ve bu sınırlar içerisinde korumaya çalıştığı dış esaslı iç kimliktir. İnsan, kendisini belirli beğenilerle, alışkanlıklarla, korkularla, arzularla ve toplumsal kabullerle ve yaşantılarla içsel olarak bu kimlikte tesis eder, içsel yüzü etki altındadır ve kendi nefsinin ziyadesiyle sevki altındadır.
Bu unsurlar, onun dünyayı algılamasını, insanlarla ilişki kurmasını ve kendisine bir yer edinmesini sağlar. Bu insan, kendisini bunlardan ibaret sanmaya kapılabilir ve kimliği de bu unsurların sınırları içerisinde daralır. Sonra bu dar içsellikte kendi beğenilerine uygun olanı kabul eder, korkularını aşmak yerine onları korur, ve en içe dayanmayan arzularını, hırslanarak ilişkisinin ölçüsü hâline getirir.
Arkadaşlık daha çok düşkün kimliğe aittir. Arkadaşlık, düşkün kimliklilerin kendi belirli özelliklerinin, arzularının, beğenilerinin ve hayat tarzlarının birbirine uygun düşmesiyle kurulur. Bu suretle insanlar kendilerine yakın bulduğu kişiyi arkadaş edinir; kendisine tanıdık gelen özellikler, orta yerden edinilen ve beslenilen etkiler ilişkiye bir başlangıç ve devam imkânı sağlar.
Arkadaşlık, insanın mevcut hayatına yeni bir ilişki ekler; bu bir ilavedir.
Bunun avantajı da arkadaşın hayatın tamamına özgü unsurlara müdahele etmesinin gerekmemesi, ve belirleyiciliğinin sınırlı kalmasıdır. Bu sebeple burada sınır ihlallerine dikkat etmek gerekir. Sınır ihlali olmadan bu yerdeki biraradalığın getirdiği paylaşımlar ise elbetteki değerli olabilir.
Ancak asli içi esasında olanın hayatına bir şeyin eklenip çıkartılmasından söz edilemez. Bu sebeple asli içi olanın arkadaşı, dostluk kapısına getirilir. Dostluk kapısından giren ise, oraya ne eklenmiştir ne de oradan çıkartılabilir. Sadece oraya doğar, veya orada ölür.
Doğan, doğumu esasında zamanların hepsini kuşatır. Ölen ise, keenlemyekün’dür; sanki hiç varolmamıştır, hiç doğmamıştır. Hiç edilmiştir.
Bu sebeple asli içi olana yakınlık, ateş-i suzândır, hayat ve ölüm ahkamındadır. Yeniden doğmak ve hiçbir şekilde varolmamış olmak arasındadır.
Asli içi olana arkadaş olmak, orta yerden beslenmek ihtiyacında da değildir.
Orta yerden beslenmek, düşkün kimliklere özgüdür.
Tekrar edelim, düşkün ile kastettiğimiz, bireyin sosyolojik ve psikolojik örüntüler dâhilinde, kısmi içsel dürtüleri, beğenileri, korkuları ve istekleri ile şekillenmiş, daraltılmış içsel bünyedir. Buradaki düşkünlük, insanın belirli bir toplumsal sınıfa veya kişilik tipine ait olmasıyla açıklanamaz. İnsan, kendisini ne kadar eğitimli, kültürlü veya bilgili görürse görsün, dış esaslı iç dünyada olduğu müddetçe düşkündür.
Dış esaslı olup olmadığına bakmadan kendisini yalnızca sahip olduğu bilgilerle, savunduğu fikirlerle, benimsediği beğenilerle veya korunmasını istediği konumlarla tanımlayan insan, bütün bunların ötesinde bir içe yönelmekte zorluk çeker.
Düşkünün dıştan bağımsız içi açık değildir.
Düşkünün gizleri vardır, dış ile içi arasındaki örüntülerle belirlenmiş gizleri, gizilleri.
Arkadaşıyla o gizler esasında ilişki geliştirir. O gizlerinde her bir şeyi saklı tutar. Ondan kendini silemezsin.
Asli içi açık olanın ise gizi yoktur, gizle işi yoktur; onun hânesinde sakladığı sırrı ve emaneti vardır.
Bu sebeple dostlukta sır ve emanet bilinci hâkimdir.
Bu hususları ve farklarını açmayacağız.
Arkadaşlık, paylaşılan unsurların tükenmesiyle son bulur. İnsanları bir arada tutan ortak ortam, ortak uğraş, ortak zevk veya karşılıklı fayda ortadan kalktığında, ortak duygular, orta yerdeki mevcudiyet ve orta yerden kurulmuş iç yüz, iç anlam söndüğünde, alışkanlıklara garez girdiğinde, bıkkınlık ve hatta pişmanlık sökün ettiğinde, arkadaşlık da zayıflayarak fiilini sona erdirir ve maziye karışır.
Dostlukta bu hususun ölümcül olduğunu yukarıda söylemiştik. Dostluğun geçilmiş bir mazisi yoktur. Dostun her geçmiş anı, dosta mahsusen ya hayattadır ya da her biri tek tek öldürülecektir. Arası yoktur.
Ölenin bir mezarı da yoktur, bir anıtı da yoktur. Ölen, sanki hiç varolmamıştır. Çünkü esasen dostlar, ölmezler. Öldürülen, bir kaçaktır, bir iddia sahibidir, bir yalandır, o kadar.
Bunlar arkadaşlıkta gerekmez.
Asli içi olanın arkadaşlığında da gerekmez, ancak asli içi olanın arkadaşlığındaki mesafeye de asli içi olmayan pek tahammül edemez.
Düşkün arkadaşlığın belirli bir kısmı, iki insanın paylaştığı şeylerin devamına bağlıdır. Paylaşılan şeyler değiştikçe ilişkinin biçimi de değişebilir. İnsanlar birbirlerine karşı kötü duygular beslemeden, birbirlerini suçlamadan ve geçmişlerini inkâr etmeden de birbirlerinin hayatından uzaklaşabilirler. Bu arkadaşlıklar rahattır, ve rahatça kurulup rahatça geride bırakılabilir.
Bunun avantajları olduğundan bahsettik. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, nelerin verildiği, ve nelerin alındığıdır. Bu husus itibariyle oradaki yanlış rahatlık, insan hayatında köklü değişikliklere sebebiyet verir. Bu noktaları da açmayacağız.
Dostlukta zaman ve mekân fark etmeksizin dostluk devam eder. Yaşar, ölmez, yaşatılır. Çünkü dostlar aynı özdendirler; aynı gözden çağlamışlardır. Bulmuşlardır. Burada aynı özden olmak, iki insanın kişiliklerinin, düşüncelerinin veya hayat hikâyelerinin birbirinin aynısı olması demek değildir. Dostluğun dayanağı, bu farklılıkların altında bulunan aynı asıldır, aynı esastır.
İnsanlar farklı yerlerde yaşayabilir, farklı dönemlerden geçebilir, birbirlerinden uzak kalabilir ve hayatın çeşitli değişimleriyle karşılaşabilirler. Ancak dostluğu meydana getiren esas, yalnızca birlikte bulunmalarına bağlı değilse, fiziksel ayrılık tek başına bu bağı ortadan kaldırmaz.
Dostun yokluğunda bile dostluğun sürmesi, onun yalnızca dışsal bir ilişki olarak kurulmamasındandır.
Hiçbir insan ilişkisi, sınanmadan ne olduğu açığa çıkmaz. Bir ilişkinin gerçek niteliği, her şey yolundayken, insanlar birbirlerinden memnunken veya birbirlerine ihtiyaç duydukları şeyleri sağlayabiliyorken anlamlandırılmamalıdır. İlişkinin mahiyeti, şartlar değiştiğinde, beklentiler karşılanmadığında, insanlar bir kayıpla karşılaştığında veya kendi rahatlarından vazgeçmeleri gerektiğinde ve şimdi burada dile dökmediğimiz çok çetin insani hâllerde sınandıktan sonra anlamlandırılmalıdır.
Çünkü sınanma, o ilişkinin dışsal yüzünden öte hangi esas üzerinde durduğunu açığa çıkarır.
Dostlar aynı ateşte yanarlar. Aynı suya kanarlar. Aynı hayat kaynağına bağlıdırlar.
Aynı ateşte yanmak, aynı acıyı aynı biçimde yaşamak veya her durumda aynı tepkiyi vermek değildir. Dostlar, hayatın getirdiği zorluklar karşısında birbirlerinin acısını dışarıdan seyredilen bir hadise olarak görmezler. Birinin yaşadığı sıkıntı, diğerinin de aynen sıkıntısıdır.
Aynı suya kanmak, aynı ihtiyaçların giderilmesinin ötesinde hayatı besleyen kaynağın birliğidir.
Bu yüzden dostluğun asıl bağı, aynı şeylere sahip olmayı gerektirmeden aynı hayat kaynağına bağlı olmaktadır.
Arkadaşlık bir tesistir, kısmi bağlanıştır. İnsan, bir başka insanla arkadaşlık kurarken kendi hayatının belirli bir kısmını onunla paylaşmaya açar. Bu paylaşım, zaman, mekân, ilgi, duygu ve sorumluluk bakımından değişebilir. Arkadaşlık, iki insan arasında belirli bir bağ tesis eder; fakat bu bağın onların bütün esaslarını kapsaması gerekmez ve bu yüzden avantajları vardır, bu avantajların geçersiz kılacak tek şey, sınır ihlalidir. Sınır ihlali, kısmi bağın, ancak asli bağda olması gereken birlik ve tanışıklığa ve hâneye taşınmasının istenmesidir, henüz öyle bir zemin olmadan.
İnsan arkadaşına hayatında bir yer verebilir ama kendine mahsus asılları kendisine saklamalıdır.
Arkadaşlık, bir kişinin ötekine “benim hayatımda bulunabilirsin” demesidir; fakat “hayatımsın” hükmü vermeden, yaşamadan, ve yaşatmadan.
Hayat ile hayâ aynı kökten gelir.
Arkadaşa karşı hayâ kaldırılamaz, ve sınır ihlal ettirilmez.
Arkadaşlık, dış esaslı orta yere mahsus tesis edilmiş iç yüzün getirdiği aşinalığı meşru kılar, ötesi hayâdır, ve aşılırsa ihlaldir. İnsanın kendi hayatına kastettirmesidir.
Değilmi ki insanın kendine ettirdiğini kimse ona edemez.
Bu sınırı ihlal eden, kendi hayatından çalmıştır, kendi hayatından çaldırmıştır.
İnsan, arkadaşını kendi hayatının belirli bir alanına kabul eder. Birlikte vakit geçirir, düşüncelerini paylaşır, ona belirli surette güvenir ve gerektiğinde yardım ister. Ancak kendi hayatını bu ilişki üzerinden kurmak zorunda değildir.
Arkadaşlık, kişinin kendisine ait bir hayatı sürdürürken bu hayata başka bir insanı da dâhil etmesinden ibarettir.
Dostlukta dahil etmek veya hariç etmek diye bir şey yoktur. Yukarıda söyledik, dostluk doğumunadır ve ölümünedir.
Dost, hayata eklenemez.
Dost, Ol’unur.
Ol’mak ise, ölümcüldür.
Bindiği dalı kesebilenler ancak ölümcül esasta ol’abilirler. Geri kalanı, bindikleri dallardan vazgeçebilmezler. Dönüşemezler. Dönüştüremezler.
Esasen bu işin lafla anlaşılması ve yeterince açıklanabilmesi de olanaklı değildir. İşaret ettik, o kadar.
İnsanların çoğu birbirini tanımaz, aşina olur. Bir insanı görmek, sesini duymak, nasıl davrandığını gözlemlemek ve onun hakkında belirli bilgiler edinmek, o insanı tanıdığımız anlamına gelmez. İnsanlar, birbirlerinin dışarıdan görünen özelliklerine alışabilir, birbirlerinin davranışlarını tahmin edebilir ve zaman içerisinde karşılıklı bir aşinalık geliştirebilirler. Aşinalık, insanın bir başkasını bütünüyle tanımasından ziyade, onun görünür taraflarına alışmasıdır. Bu alışkanlık, iki insan arasındaki yabancılığı azaltır ancak diğerinin içsel dünyasına erişmeyi mümkün kılmaz. İçsel dünyaya erişim, iç’ten yapılır. İç’ten yapılabilecek her şey insanın mahrem hânesine mahsustur, ve hayatın en zor zaman ve yaşantıları içinden de sınanır.
Aşinalık, arkadaşlığı hazırlayabilen dış yüzdür. İnsanların birbirlerini tanımaya başlamaları, karşılıklı güven geliştirmeleri ve ortak bir ilişki kurmaları için aşinalık önemlidir. Bir insanı tekrar tekrar görmek, onun davranışlarına alışmak ve kendisiyle ortak deneyimler yaşamak, arkadaşlığın meydana gelmesine zemin hazırlar. Ancak aşinalık, arkadaşlığın kendisi değildir. İnsan, yıllardır gördüğü birine hâlâ yalnızca aşinadır, o kadar. Arkadaşlık, aşinalığın ötesine geçilerek ortak iç yüz tesisine mahsustur. Ortak iç yüz tesisi ise, ya iç’tendir yahut dış’tan. Düşkününki dış’tan’dır ve orta yere bağlıdır; asli içi olanınki iç’ten’dir ve orta yere bağlı olmadan hâneye mahsustur.
Bir kişinin yüzünü yüz kere görmek hâlâ aşinalıktır. Bir insanın yüzü, onun dış dünyada görünen tarafıdır. Bu yüzü tekrar tekrar görmek, kişiyi gözümüze tanıdık hâle getirir; fakat bu kadar tanıdıklık, onun iç dünyasının bize açıldığı anlamına gelmez. İnsan, bir başkasının yüzünü ezberleyebilir, sesini tanıyabilir ve hareketlerini önceden kestirebilir. Yine de onun neye bağlandığını, hangi şeylerden kaçındığını veya kendisini hangi hakikat içinde bulduğunu, asli içi mi olduğunu, yoksa kısmi içi mi olduğunu anlayamaz.
Asli içi olanın yüzü bir kere görülmeyle dahi farkedilir.
Arkadaşlık, insanın yalnızca dış yüzünü tanımakla değil, içsel yüzünün görünmesiyle mümkündür. Ancak bu içsel yüz, arkadaşın asli içi olup olmadığını sınamaya açar.
Arkadaşlık ortak üçüncü seyridir. İki insan, kendi hayatlarından hareketle ortak bir şeye yönelir ve o şeyin etrafında birlikte bir seyir kurarlar. Bu ortaklık, bir düşünce, bir uğraş, bir amaç veya paylaşılan bir deneyim olabilir. Arkadaşlar, aynı şeye birlikte bakarak, onun hakkında konuşarak ve birbirlerinin görüşlerinden etkilenerek ortaklıklarını geliştirirler. Burada iki insanın her şeyi aynı biçimde anlaması gerekmez. Tam tersine, birbirlerinden farklı düşünmeleri ve bu farklılıkları birbirlerine açmaları, ortak seyri zenginleştirebilir. Arkadaşlık, iki ayrı insanın kendi yollarını bütünüyle terk etmeden, belirli bir güzergâhta birlikte ilerleyebilmesidir.
Ancak ortak üçüncü seyirin esası asli iç’ler ise, bu seyir birlik seyridir. Birlik seyrinin zenginliği kökenseldir. Birlik seyri olmayanın seyri, orta yere de bağlıdır ve dış esasında bölünük çokluk seyridir.
Çokluk, sonradandır. Birlik, evveliyattandır. Farkını, yaşayan bilir.
Arkadaşlık, boş bir sandalyeye oturmaktır. O sandalyeden birinin kalkıp başkasının geçmesi mümkündür. Bu benzetmede sandalye, insanın hayatında başka birine açtığı yeri temsil eder. Arkadaşlıkta bir insan, diğerine belirli bir konum verir; onunla birlikte zaman geçirir, ortaklık kurar ve hayatının bir kısmını paylaşır. Elbette her arkadaşın kendine özgü bir kişiliği ve hatırası vardır; bu sebeple hiçbir insan diğerinin bütünüyle aynısı değildir. Bununla birlikte arkadaşlığın işgal ettiği yer, ilişki sona erdiğinde ve ortadan kalktığında boşalır. Sandalyenin boşalması, o sandalyeye mahsus bütün imkânların da yok olması demek değildir.
Bu sebeple arkadaşa hep bir sandalyede oturan biri olarak bakmak gerekir.
Dostlukta ise Dost'un kalkması, sandalyenin ve sandalyeye mahsus dayanağın da yok edilmesidir.
Dost, girdiği hâneden çıkar ise, orası yıkılır, harap olur, viraneye döner.
Çünkü dostun yeri tesis edilen bir alan değildir, ne içsel ne dışsal olarak. Dostun yeri, dostun varlığıyla birlikte meydana gelmiştir.
Dostun kaybının bir telafisi yoktur, onun bir ikamesi yoktur, onun bir benzeri yoktur. Çünkü dost, yalnızca hayatın belirli bir alanında bulunan bir kişi değildir; kendisiyle birlikte o alanın anlamını da meydana getiren, seni sen eden kişidir.
Dostu kaybeden, dostluğu da kaybeder.
Esasen dost, dostluğun da kendidir.
İnsanların çoğu bir dost bulmadan bu dünyadan göçerler. İnsanların çoğunun arkadaşları vardır, ancak arkadaşlıklarının sınırlarını da bilmezler, ve arkadaşlarıyla ihlalsiz yaşamayı da beceremezler.
Esasen hiç kimse, tüm bunların birer kimlik meselesi olduğunu da işin içindeyken kolay kolay farketmez.
İnsanlar, benzeştikleri yerlerden etkilenime girerler; bunu unutmamak gerekir.
Söyle arkadaşını, söyle dostunu, sana “kim” olduğun söylensin. Mesele bundadır, daha fazla sözü uzatmaya lüzum yoktur.
